Tıp Fakültesi Koleksiyonu

Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11499/46004

Browse

Search Results

Now showing 1 - 10 of 17
  • Article
    Evaluating the Efficacy and Safety of Carotid Artery Stenting: A Retrospective Analysis
    (Galenos Publ House, 2025-12-18) Civlan, Serkan; Erbek, Nevzat Dogukan; Tekin, Isik; Arslan, Muhammet; Keskin, Emrah; Asar, Rasim; Peker, Hakki; Yakar, Fatih
    Objective Stroke is the second leading cause of death and the third leading cause of disability globally, with carotid artery stenosis contributing to approximately 20% of cases. Carotid artery stenting (CAS) and carotid endarterectomy (CEA) are effective treatments to reduce stroke risk. While some studies report higher complication rates for CAS compared to CEA, others demonstrate comparable outcomes, emphasizing the importance of patient selection and procedural optimization. This study evaluates the real-world safety and effectiveness of CAS in 52 patients at a single institution. Methods This retrospective analysis included 52 patients who underwent CAS between 2020 and 2024. Inclusion criteria were >= 50% stenosis for symptomatic patients and >60% stenosis for asymptomatic ones. Dual antiplatelet therapy was initiated preoperatively, and distal filter embolic protection was used in all procedures. Neurological assessments and radiological imaging were performed pre- and post-procedure. Complications were categorized as periprocedural or post-procedural, and follow-ups were conducted at three, six, and twelve months. Results The cohort included 52 patients (78.8% symptomatic, mean stenosis rate: 80.3%+/- 12.5%). Periprocedural ischemic stroke occurred in 5.8% of patients, and asymptomatic diffusion-restricted areas were detected in 34.6% of patients. One patient (2.2%) experienced symptomatic intracerebral hemorrhage. The overall periprocedural stroke and death rate was 7.7%. Conclusion CAS is a minimally invasive, effective option for treating carotid artery stenosis when patient selection and procedural protocols are optimized. Ongoing advancements in techniques and devices are anticipated to reduce complications further, supporting CAS as a safe alternative to CEA in selected patients.
  • Article
    Benchmarking Large Language Models on the Turkish Dermatology Board Exam: A Comparative Multilingual Analysis
    (Galenos Publ House, 2025-09-10) Atilan, Ahmet Ugur; Cetin, Niyazi
    Aim: Large language models (LLMs) are increasingly integrated into medical education; however, their performance on dermatology examinations in non-English contexts has not been extensively studied. This study aimed to evaluate the performance of six LLMs in terms of accuracy, error profile, and response time on the Turkish Dermatological Society (TDS) qualifying examination. Materials and Methods: Two hundred publicly available multiple-choice questions from the TDS exam were submitted to six LLMs (ChatGPT-4, Gemini-2.0, Claude-3.7, Grok-3, DeepSeek-R1, Qwen-2.5). Each model was tested in Turkish and in English, under both batch and single-item prompt formats. The strengths and weaknesses of the models were tested under different conditions. Results: Claude-3.7 and Grok-3 performed best (~83-84% correct) with low variance, whereas Qwen-2.5 and DeepSeek-R1 had lower accuracy (~75%) with more simple errors. Across all models, switching from Turkish to English increased median accuracy by 19.5% (P = 0.028). In contrast, batch vs. single-item prompting showed no overall performance difference (P = 0.280). DeepSeek-R1 was markedly slower (≥ 10 minutes per question vs ~134 seconds for others, P < 0.001). All models achieved high accuracy on common conditions but struggled with nuanced cases and negatively phrased questions. Conclusion: Current LLMs can answer standard dermatology certification questions with moderate to high accuracy, especially in English. However, they are still susceptible to linguistic traps, negation, and nuanced clinical distinctions. Before they can be routinely used for educational or clinical purposes, optimization for Turkish language input and complex reasoning is necessary.
  • Article
    Liken Planus Tedavisinde Asitretin ve Metotreksatın Karşılaştırmalı Analizi
    (Galenos Publ House, 2025-03-28) Bakay, Ozge Sevil Karstarli; Ekmekcioglu, Rahime
    Amaç: Liken planus (LP) her yaştan insanı etkileyen yaygın görülen bir enflamatuvar dermatozdur. Asitretin sistemik tedavilerde birinci basamak tedavilerden biridir; ancak bazı durumlar kullanımını kısıtlamakta ve alternatif tedavi arayışlarını teşvik etmektedir. Çalışmamızda asitretin alternatifi olarak metotreksatın etkinliğini ve güvenliğini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2021-2024 tarihleri arasında LP tedavisi için metotreksat veya asitretin başlanan hastaların tedavi yanıtı, klinik ve demografik özellikleri retrospektif olarak incelendi. Hastaların metotreksat ve asitretin tedavilerine yanıtı analiz edildi. Klinik iyileşme gösteren, yeni lezyonları olmayan ve kontrolü sürdürmek için devam eden tedaviye ihtiyaç duyan hastalar “klinik yanıt” olarak sınıflandırıldı. Klinik yanıt gösteren ve tedavinin kesilmesinden sonra temiz kalan hastalar “remisyon” olarak sınıflandırıldı. Her iki tedaviyle semptomları gerilemeyen veya yeni lezyon çıkışları devam eden hastalar “tedaviye yanıtsız” kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya 66 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 53,4±9,6, kadın hasta sayısı 47 (%71,2) erkek hasta sayısı 16 (%28,8) idi. Hastaların 31’i (%46,9) metotreksat, 35’i (%53,1) asitretin kullanmaktaydı. Metotreksat 10-15 mg/hafta subkutan, asitretin 20-35 mg/gün oral olarak kullanılmıştı. Metotreksat kullanan hastalarda klinik yanıt oranı (n=30, %96,7), asitretin kullananlardan (n=28, %80) anlamlı olarak daha fazlaydı (p<0,05). Metotreksat kullanımı olan (15,9 hafta) grup ile asitretin kullanımı olan (13,8 hafta) olan grup arasında öngörülen tedavi yanıt süresi anlamlı farklılık göstermemiştir (p>0,05). Remisyona ulaşan hasta sayısı ve süresi, tedavilerin yan etki oranı açısından istatistiksel açıdan anlamlı fark yoktu (p>0,05). Sonuç: Metotreksat ve asitretin LP tedavisinde etkili ve güvenli seçeneklerdir. Tedavi kılavuzlarının düzenlenmesi için çok merkez randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.
  • Article
    Citation - WoS: 1
    Citation - Scopus: 1
    Minimal İnvaziv Kozmetik İşlemlerden Kaynaklanan Tıbbi Uygulama Hatası İddialarının Yüksek Yargı Kararları Çerçevesinde Değerlendirilmesi
    (Galenos Publ House, 2025-04-07) Dereli, Ayse Kurtulus; Izci, Abdulkadir; Cenk, Hulya; Sanli, Berna; Acar, Kemalettin; Kara, Cüneyt Orhan; Kara, Bahriye İnci Gokalan
    Amaç: Bu çalışmada son zamanlarda artan minimal invaziv kozmetik uygulamaların beraberinde getirdiği tıbbi uygulama hatası iddiaları ve bu yöndeki davalarda görülen artış ile gündeme gelen hekimlerin eser sözleşmesinden doğan sorumluluklarının önemi vurgulanarak, Yüksek Yargı Mahkemelerinin kararları doğrultusunda bu uygulamalardan doğan anlaşmazlıkların hukuki açıdan değerlendirilme kıstas ve yöntemlerinin tartışılması ve bu konuda adli tıbbi açıdan dikkat edilecek hususların vurgulanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: “https://legalbank.net/arama/mahkeme-kararlari” adresinden “botoks, estetik”, “dolgu, estetik” “lazer, epilasyon” “lazer, estetik”, “lazerle gençleştirme”, “lazer rejuvenasyon”, “peeling”, “dermapen”, “mezoterapi”, “platelet rich plasma”, “saç ekimi” anahtar kelimeleri kullanılarak yapılan tarama sonucunda dermatolojik estetik işlemler sonucu tıbbi uygulama hatasını konu edinen kararların tümü çalışmaya dahil edilmiştir. Kararlarda yer alan; uygulanan işlemin özelliği, ortaya çıkan zarar, ilk ve son mahkeme kararları medikolegal açıdan değerlendirilmiştir. Bulgular: Tarama kriterlerini karşılayan 74 karara ulaşılmıştır. Kararların büyük çoğunluğu (%83,8, n=62) lazer epilasyon uygulamalarını konu edinmekteydi. Çalışmaya dahil edilen kararlara konu uygulamaların en sık yapıldığı yerlerin güzellik merkezleri ve güzellik salonları (%58,1) olduğu, kararların %78,3’ünün (n=58) üst derece mahkemeleri tarafından bozulduğu, %21,6’sının ise onandığı tespit edilmiştir. Bozma nedenleri arasında bilirkişi raporlarındaki eksiklikler dikkati çekmiştir. Sonuç: Dermatolojik estetik işlemler içinde en sık karşılaşılan tıbbi uygulama hatası iddialarının, uygulama yeri olarak güzellik merkezlerinde ve işlem olarak da lazer epilasyon uygulamalarında görüldüğü saptanmıştır. Üst derece mahkemelerinin kararlarında; uygulayıcının yetkisi, aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirip getirmediği, komplikasyon yönetimi, eser sözleşmesi gereği taahhüt edilen sonucu gerçekleştirip gerçekleştirmediği, mesul müdürün gözetim ve denetim sorumluluğu gibi hususların üzerinde durulduğu görülmektedir.
  • Article
    Citation - WoS: 1
    Citation - Scopus: 1
    Otopsilerde Karşılaşılan Dövmelerin Retrospektif Olarak Tanımlanması ve Sınıflandırılması
    (Galenos Publ House, 2025-01-09) Ozturk, Hatice Kubra Ata; Acar, Kemalettin; Dereli, Ayse Kurtulus
    Amaç: Deri altına çini mürekkebi, karbon gibi boyalar kullanılarak oluşturulan şekillere “tatuaj/dövme” denir. Her şekil özgürlük, cinsellik gibi farklı anlamlar içerir. Adli tıpta dövmeler, kimliklendirme amacıyla kullanılır. Dövmeler, bireylerin özgeçmişi ile ilgili bilgiler sunarak ölüm orijininin belirlenmesine yardımcı olabilir. Çalışmamızın amacı; vücut dövmelerinin profilini analiz etmek, karşılaştığımız dövmeleri tanımlamak ve sınıflandırmak ve dövmelerin adli tıp açısından önemini vurgulamaktır. Ayrıca çalışmamızda, olgularımızın ölüm nedenleri arasında anlamlı bir fark olup olmadığını ortaya koymayı amaçladık. Yöntemler: Denizli’de 01/01/2020-31/07/2022 tarihleri arasında medikolegal otopsi yapılan, orijini doğal ölüm ve intihar olan olgularda bulunan dövmeler retrospektif olarak değerlendirildi. Dövme sayısı, bulunduğu vücut bölgesi ve türü parametreleri esas alınarak analiz yapıldı. Çalışmaya, 19 doğal ölüm ve 35 intihar olgusu dahil edildi. İntihar olgularının 29 (%82.9)’u erkek ve 6 (%17.1)’sı kadın idi. Doğal ölüm olgularının ise, 16 (%84.2)’sı erkek ve 3 (%15.8)’ü kadın idi. İntihar olgularının yaş ortalaması 30.34±9.47 olup, doğal ölümlerin 43.84±10.7 idi. Bulgular: İntihar ve doğal ölümler arasında dövme sayısı, türü ve yeri açısından anlamlı bir fark tespit edilmedi. Ortalama dövme sayısı, intiharlarda doğal ölümlere göre daha yüksekti, ancak iki grup arasında toplam dövme sayısı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p=0.647). İntihar olguları, doğal ölümlere göre daha fazla sayıda şekil/geometrik/ilüstrasyon ve hayvan/yaratık dövmesine sahip olma eğilimindeydi. Sonuç: Çalışmamızda dövmeler detaylı olarak tanımlandı. Ölüm orijinleri de dikkate alınarak analiz yapıldı ve elde edilen bilgilerle literatüre katkı sağlandı.
  • Article
    Evaluation of Patients Who Were Followed Up After Pediatric Cardiac Surgery in the Pediatric Intensive Care Unit: 6 Years of Experience
    (Galenos Publ House, 2024-08-26) Anil, Ayse Berna; Ozcifci, Gokcen; Durak, Fatih; Kulluoglu, Emine Pinar; Isik, Onur; Altug, Umut; Bakiler, Ali Rahmi
    Giriş: Bu çalışma, 2015 yılında çocuk kalp cerrahisinin başladığı tek bir merkezde doğuştan kalp hastalığı olan çocukların cerrahi sonrasında izlem sırasında gözlenen sonuçları ve klinik durumları değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntemler: 1 Ekim 2015 ile 31 Aralık 2021 tarihleri arasında kalp cerrahisi geçiren pediatrik hastaların geriye dönük bir analizi yapılmıştır. Demografik, preoperatif, perioperatif ve postoperatif veriler; ekokardiyografi raporları, perfüzyon raporları ve klinik kayıtlardan toplanmıştır. İstatistiksel analizler uygun yöntemler kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Toplam 692 çocuk hasta doğuştan kalp hastalığı nedeniyle cerrahi işlem geçirdi. En yaygın görülen kusurlar ventriküler septal defekt, atriyal septal defekt ve fallot tetralojisiydi. Preoperatif risk faktörleri arasında en sık malnütrisyon ve büyüme geriliği bulunmaktaydı. En sık solunum sorunları, aritmiler ve akut böbrek hasarı gibi komplikasyonlar gözlemlendi. Genel mortalite oranı %3,6 idi. Mortalite oranları belirli doğuştan kalp hastalığı kusurları ve risk kategorilerine bağlı olarak değişiyordu. Sonuç: Bu çalışma, çocuk doğuştan kalp hastalığı hastalarının cerrahi sonrası takibi konusunda değerli veriler sunarak, risk gruplarının, preoperatif değerlendirmenin ve postoperatif bakımın önemini vurgulamaktadır. Bulgular, doğuştan kalp hastalığı yönetimi ve sonuçları konusunda katkıda bulunmaktadır. Bu hastalarda uzun dönem sonuçların değerlendirilmesi, risklerin azaltılması, mortalite ve komplikasyonları azaltmaya yönelik stratejilerin geliştirilmesi hedeflenerek çalışmaların yapılması gerekmektedir.
  • Article
    The effect of glycemic variability on DNA damage in children with type 1 diabetes mellitus
    (Galenos Publ House, 2024-06-30) Gokmen, Gokhan; Kilic-Erkek, Ozgen; Tunc-Ata, Melek; Altincik, Selda Ayca; Kilic-Toprak, Emine; Kucukatay, Vural; Ozhan, Bayram
    Objective: The aim of this study was to determine the extent of DNA damage in pediatric patients with type 1 diabetes and the influence of glycemic variability on DNA damage. Method: The study involved 50 patients under the age of 18 with type 1 diabetes and 21 healthy control individuals. The Medtronic iProTM2 Enlite Glucose Sensor® was implanted, and continuous glucose monitoring metrics were calculated, including standard deviation, glucose management indicator, coefficient of variation, time in range, time below range, and time above range. Blood samples were also taken to assess DNA damage and HbA1c levels. Results: The mean age of children with type 1 diabetes was 13.69±2.99 years, and the male-to-female ratio was 30:20. DNA damage was found to be similar in patients with type 1 DM and in a healthy control group. However, among children with type 1 diabetes mellitus, head length, a measure of undamaged DNA, was significantly higher in patients with good glycemic control (HbA1c≤7.5%) than in those with poor glycemic control (HbA1c>7.5%). A positive correlation was observed between DNA damage parameters and % coefficient of variation, a marker of glycemic variability. Conclusion: The correlation between the coefficient of variation and DNA damage demonstrates the critical importance of maintaining consistent glycemic management in diabetes.
  • Article
    İmatinib Dirençli K562r Hücre Hattında Kemoterapötik Ajanların Oluşturduğu Reaktif Oksijen Türlerinin Sığla Yağı ile Ortadan Kaldırılması
    (Galenos Publ House, 2024-10-16) Kilincarslan, Melike Bugul; Eroglu, Onur
    Amaç: Liquidambar orientalis ağacının yaralı gövdesinden elde edilen ve yerel olarak “Sweetgum yağı (SO)” olarak adlandırılan reçineli bir eksüda olan SO’nun antibakteriyel, antioksidan, antiseptik ve anti-enflamatuvar özellikleri birçok çalışmada bildirilmiştir. Yöntemler: Bu çalışmada, dirençli K562R ve duyarlı K562S hücre hatlarında ROS oluşumundaki farklılıkları belirlemek ve reaktif oksijen türlerinin (ROS) otofaji üzerindeki etkilerini gözlemlemek için SO ile kombine edilmiş sitotoksik imatinib ve ponatinib dozu uygulanmıştır. Hücre hatlarında sitotoksisite, ROS oluşumu, ROS’ye bağlı DNA hasarı, otofaji ve Atg4A, Atg5, LC3α/β proteinlerinin ekspresyon seviyeleri araştırıldı. Sitotoksisite çalışmalarında, SO’nun K562R ve K562S hücrelerindeki IC50 değerleri 250 μg/mL ve 150 μg/mL olarak belirlendi. Bulgular: K562R hücrelerinde %21,9 daha fazla ROS gözlendi. SO uygulanan hücrelerde oluşan ROS’nin K562R hücrelerinde %28,8, K562S hücrelerinde ise %23,8 daha az olduğu gözlendi. Kombine uygulamalarda K562R hücrelerinde ROS’nin %67,56, K562S hücrelerinde ise %60,9 azaldığı görülmüştür. SO’nun otofajik aktivasyon üzerindeki etkileri floresan boyalarla boyanarak floresan mikroskopi ile gözlemlendi. Sonuç: K562R hücrelerinde SO’nun ponatinibe göre otofajik aktivasyonu artırdığı, K562S hücrelerinde ise imatinibe göre otofajik aktivasyonu azalttığı gözlenmiştir. Atg4A, LC3α/β ve Atg5 proteinlerinin ekspresyon seviyeleri kombine uygulamada otofaji indüksiyonunun sağlandığını ve ROS oluşumunun azaldığını göstermektedir.
  • Article
    Citation - WoS: 2
    Presence of malassezia species in patients admitted to the neonatal intensive care unit and antifungal sensitivity of malassezia furfur
    (Galenos Publ House, 2024-04-30) Okul, Mehmet; Ozdemir, Ozmert Muhammet Ali; Ergin, Hacer; Ergin, Cagri
    Introduction: Prophylactic administration of fluconazole in very low birth weight newborns (<1,500 g) in the neonatal intensive care unit (NICU) greatly reduces the incidence of fungal infections. However, the number of cases of neonatal fungemia caused by Malassezia furfur ( M. furfur ), a lipid -dependent species of Malassezia , is increasing. The presence of antifungal resistance among yeasts may also cause treatment failure. Thus, we aimed to evaluate the rate of skin colonization by Malassezia species, factors associated with its colonization, and antifungal sensitivities of M. furfur strains in our hospital's NICU. Materials and Methods: This study included 150 newborns admitted to the NICU. Swabs of the skin surface were collected on the day of hospitalization and inoculated on mDixon agar which was incubated for one week. Conventional tests and MALDI-ToF analysis were used to identify Malassezia species. Antifungal susceptibility tests were performed using RPMI-1640 medium enriched with fatty acids and resazurin (RPMI++). Results: Malassezia species colonization was detected in 33.3% of the included newborns (n=50). M. furfur was the most frequently isolated strain (n=16, 32.0%), followed by Malassezia sympodialis (n=13, 26.0%), Malassezia restricta (n=9, 18.0%), Malassezia obtusa (n=6, 12.0%), and Malassezia globosa (n=6, 12.0%). M. furfur was isolated from 12 (19.04%) newborns receiving total parenteral nutrition (n=63) (p<0.05). Malassezia species colonization was observed in 39.2% of the fluconazole-na & iuml;ve neonates and 10% of the infants in the prophylaxis group (p<0.05). Fluconazole demonstrated a high MIC 90 value (32 g/ml) for M. furfur strains. Conclusion: Malassezia -associated infections may be masked because microbiological cultures for Malassezia species are not frequently performed. Thus, screening for Malassezia species in newborns admitted to NICUs and determining its antifungal resistance patterns will aid in establishing treatment procedures.
  • Article
    Türkiye’de İnme Hastalarında Atrial Fibrilasyonun Yönetimi: Nörotek Çalışması Gerçek Hayat Verileri
    (Galenos Publ House, 2023-10-02) Topcuoglu, Mehmet Akif; Arsava, Ethem Murat; Ozdemir, Atilla Ozcan; Aykac, Ozlem; Cetiner, Mustafa; Gencer, Elif Sarioender; Gunes, Aygul
    Amaç: Atrial fibrilasyon (AF) iskemik inmenin doğrudan önlenebilir en sık nedendir. Ülkemizde AF nedenli inme spektrumuna dair nöroloji kaynaklı geniş ölçekte bir veri bulunmamaktadır. NöroTek-Türkiye (TR) kapsamında akut inme algoritmalarının oluşturulmasına katkı yapması beklenen AF tespit edilen akut inme hastalarına dair hastane verisi toplanmıştır. Gereç ve Yöntem: 10 Mayıs 2018 Dünya İnme Farkındalık Günü’nde 30 sağlık bölgesine yer alan 87 nöroloji biriminde yatmakta olan 1.790 hasta prospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmada yer alan toplam 929 hasta [859 akut iskemik inme, 70 geçici iskemik atak (GİA)] bu analize dahil edilmiştir. Bulgular: İskemik inme/GİA sebebiyle ile interne edilmiş hastalarda AF oranı %29,8 olup bunların %65’i bilinmekte olan, %5’i paroksismal ve %30’u yeni tanıdır. AF tanısı ile gelen hastalarda “etkin” tedavi [internasyonel normalizasyon oranı ≥2,0 varfarin veya rehber dozunda non-vitamin K antagonist oral antikoagülan (NOAK)] alanların oranı %25,3 olup, %42,5 olguda ya hiç ilaç kullanılmamakta ya da sadece antiplatelet kullanılmaktaydı. Düşük doz kullanım oranı 42 NOAK alırken inme geçirmiş olguda %50 idi. Taburcu edilirken antikoagülan %94,6 (düşük molekül ağırlıklı veya non-fraksiyone heparin %28,1; varfarin %32,5 ve NOAK %31) hastaya reçete edilmişti. NOAK ile taburcu edilen olguların %22’sinde doz düşük kategoride olup gelişte NOAK almakta olan olguların yarısı aynı ilaçla taburcu edilmiştir. Sonuç: NöroTekTR ülkemizde AF’nin akut inmedeki sıklığı yanı sıra sekonder proflaksi perspektifinde yönetiminin geliştirilebilecek yönlerini ortaya koydu. Türkiye’de hastanede yatan akut inme olgularının yaklaşık üçte birinde AF saptanmıştır. AF’si bilinen akut inme olgularının dörtte üçünde etkin antikoagülan tedavi kullanılmamaktaydı. AF’de inme sekonder proflaksisi kapsamında heparin, varfarin ve NOAK planlaması benzer sıklıkta (üçte bir) olup reçete edilen NOAK dozu dörtte bir olguda subterapötiktir. AF’ye bağlı inmenin önlenebilmesi non-medikal ve medikal eğitim gerekli görünmektedir. Anahtar Kelimeler: