Uzmanlık Tezleri
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11499/67669
Browse
16 results
Search Results
Specialist Thesis Gestasyonel diyabetli hastalarda kromogranin A düzeyinin değerlendirilmesi(2024) Semiz, Tülay; Öztekin, ÖzerAmaç: Gestasyonel diyabet, ilk kez gebelik sırasında saptanan değişik derecelerde glukoz tolerans bozukluğu olarak tanımlanmaktadır. Sıklığı dünya genelinde gittikçe artış göstermektedir. Hem anne hem de fetus için olumsuz komplikasyonlarla ilişkilidir. Tanıda fikir birliği sağlanamamış olup tek aşamalı veya iki aşamalı oral glukoz tolerans testi kullanılabilmektedir. Yapılan çalışmalarda plazmada bakılan Kromogranin A değerleri ile gestasyonel diyabet arasında korelasyon olduğu,sağlıklı gebelere göre anlamlı yüksek sonuçlar elde edildiği saptanmıştır. Bizde bu çalışmamızda gestasyonel diyabetik gebelerde plazmada Kromogranin A düzeyine bakarak gestasyonel diyabet tanısını koymamıza yardımcı parametre olabilmesini saptayabilmeyi amaçladık. Materyal-Metod: Çalışmamız prospektif klinik çalışmalar olarak dizayn edilmiş olup; Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği’ne ve Servisine başvuran gebeler arasından seçildi.24-28.haftalarda oral glukoz tolerans testi uygulanan gebeler seçildi. Test sonuçlarına göre gestasyonel diabet saptanan 30 hasta ve test sonuçları normal olan 30 hastada plazma Kromogranin A , AST,ALT,ALP,LDH,GGT,HB,HCT,WBC,PLT,NA,K,MG,CL,AKŞ düzeylerine bakıldı. Veriler plazma konsantrsayonları olarak kaydedildi. Veriler SPSS 24.0 (IBM Corp. Released 2016. IBM SPSS Statistics for Windows, Version 24.0. Armonk, NY: IBM Corp.) paket programıyla analiz edilmiştir. Sürekli değişkenler ortalama ± standart sapma olarak ifade edilmiştir. Grup karşılaştırmalarında Man Whitney U test kullanıldı. Gruplar arası karşılaştırmada Student t testi kullanıldı. Bulgular: Gestasyonel diyabetik hasta grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak serum AST ve LDH değerlerinde anlamlı düzeyde artış izlendi.(p 0,05 p0,10).Gestasyonel diyabetik hasta grubunda serum Kromogranin A düzeyleri ile GDM arasında pozitif bir korelasyon (p 0,178) izlendi. Sonuç: Bulgularımız GDM’li hasta grubunda anlamlı olarak AST ve LDH düzeylerinin yüksekliği,GDM hasta grubunda ise kromogranin düzeyleri gruplar arasında anlamlı farklılık göstermektedir.Çalışmadaki hasta kısıtlılığı nedeniyle yeterli sonuca ulaşılamamış olabilir, daha geniş hasta kitlesinde ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.Specialist Thesis Servikal intraepitelyal neoplazi (CIN) tanılı hastalarda yüksek riskli HPV persistansı olan ve olmayan gruplarda farklı mikrorna değerlerinin karşılaştırılması(2024) Akkoç, Ayşenur; Kılıç, DeryaServiks kanseri kadınlarda dördüncü en sık görülen jinekolojik kanserdir. Son yıllarda aşı uygulamaları ve tarama programları ile erken teşhis ve önlemede ilerleme kaydedilmiş olsa da hala önemli bir mortalite nedenidir. Serviks kanserinin etyolojisinde en sık neden Human Papilloma Virus (HPV) enfeksiyonudur. Yüksek riskli HPV tipleri ile persiste eden enfeksiyon servikal kanser gelişimininin bir numaralı risk faktörüdür. miRNA’lar ise posttranslasyonel olarak gen ifadesini düzenleyen kısa kodlanmayan RNA molekülleridir. HPV enfeksiyonu konak hücredeki etkisini viral proteinlerin, gen ekspresyonunu düzenleyen miRNA’ların aktivitesini etkileyerek hücresel transformasyona neden olması ile gerçekleşir. miRNA’lar ayrıca hücrelerde proliferasyon, apoptozis, metastaz ve hücresel immun yanıtı düzenleyerek kanser gelişiminde rol oynarlar. HPV enfeksiyonu, serviks kanseri ve miRNA ilişkisinin anlaşılması tanı, prognoz ve tedavi süreçlerinin geliştirilmesine olanak sağlayacaktır. Bizim de amacımız persistan HPV öyküsü olan hastalardan hangilerinde progresyon olacağının belirlenebilmesi ve bu yolda prognostik bir belirteç oluşturabilmektir. Çalışmaya Pamukkale Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde başlangıçta yüksek riskli HPV enfeksiyonu olan ve yüksek dereceli servikal intraepitelyal neoplazi (HSIL) tanısı konulmuş ve daha önceden tedavisi yapılmış takip altındaki olgular çalışma grubu olarak tanımlandı. Bu olgular rutin takiplerine devam ederken kronolojik sıraya göre çalışmaya katılmaya davet edildi. Çalışmayı kabul eden 100 olgu takipleri sırasında iki ayrı grupta değerlendirildi; HPV pozitif olanlar (HPV persistansı olan grup) ve HPV negatifleşenler (HPV persistansı olmayan grup). Çalışma grubundan, kabul eden bireylerden, rutin jinekolojik muayene sırasında servikal smear örneği alınarak bu spesmenlerden miRNA düzeyleri (miR-125b-5p, miR-125a, miR-21-5p, miR-18a, mi-9-5p, miR-34c-3p, miR-182, miR-148b, miR-34a, miR-29a-5p, miR-375, miR-143-5p, miR-372) çalışıldı. Servikal sürüntü örneklerinden miRNA XI çalışılarak HSIL gelişimi ile persiste eden HPV enfeksiyonu arasında miRNA düzeylerinin farklılık gösterip göstermediği araştırıldı. Olguların rutin takip ve gerekli tedavilerine olağan şekilde devam edilmiş ve çalışma kapsamında hastalara deneysel herhangi bir invaziv girişim ya da ilaç uygulaması yapılmamıştır. HPV negatifleşen grup 62 kişi ve HPV persiste eden grup ise 38 kişi idi. Yapılan miRNA değerlendirmesinde miR-125a (p<,001), miR-34c-3p (p=0,004), miR-375’de (p=0,023) HPV persiste eden grupta persiste etmeyen gruba göre ekspresyon artışı görülürken miR-143-5p’nin (p=0,027) ekspresyonunda azalma görüldü. Diğer miRNA’ların ekspresyon değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. miRNA değerleri ile demografik veriler arasında yapılan korelasyon analizinde de anlamlı bir ilişki tespit edilmedi. Serviks kanserinde miRNA’ların rolü giderek daha fazla anlaşılmaktadır. HPV persiste eden hastalarda anlamlı çıkan miRNA değerleri ile oluşturulacak bir miRNA paneli mevcut tarama testleri ile kullanımı HPV persistansı olan hastalarda prognostik bir faktör olarak kullanılabilir ve hatta tedaviye yön verebilir. Elde edilen bulgular ışığında miRNA’lar erken tanı, tedavi ve prognozu öngörme gibi süreçlerde kullanılabilecek gibi görünmektedir. miRNA tabanlı teşhis çalışmaları için daha çok çalışma ve standardizasyona ihtiyaç vardır. Ayrıca HPV enfeksiyonu, displazi gelişimi ve karsinom gelişimi olan hastalarda miRNA düzeylerini ayırt edebilmek için daha çok hasta sayısının dahil edildiği daha geniş kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır.Specialist Thesis Servikal HPV persistansı olan olgularda anal HPV varlığının saptanması(2024) Erdemir, Mert; Güler, Ömer TolgaHPV enfeksiyonu günümüzde yaygın olarak görülmektedir. HPV enfeksiyonunun persiste etmesi başta serviks kanseri olmak üzere birçok kanser gelişimine neden olmaktadır. Genellikle skuamöz hücreli kanserlere sebebiyet verir ve vücudun farklı bölgelerinde kansere neden olabilir. Bu bölgelerin başında anal kanal gelmektedir. Anal kanalın intraepitelyal lezyonları ve anal kanal skuamöz hücreli kanserlerin sayısında artış mevcuttur. Her iki patolojinin gelişiminde HPV etkin rol oynar. Serviks kanserinde, HPV bazlı bir tarama programı aktifken anal kanal kanserlerinde böyle bir tarama yapılmamaktadır. Bu sağlık probleminin önümüzdeki yıllarda artacağı ve buna yönelik tedbirlerin alınması gerektiği düşünülmektedir. Belirlenebilecek riskli popülasyon grubunu öncelikli olarak taramak ana hedeflerden biridir. Bu amaca istinaden bu çalışmada, anal HPV varlığı açısından risk grubu belirleyebilmeyi hedefledik. Çalışma kapsamında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine servikal HPV enfeksiyonuyla başvuran hastalar değerlendirilmiştir. Bu hastaların geçmişte servikal HPV enfeksiyonu nedeniyle kolposkopileri yapılmış ve gerekli hastalardan biyopsiler alınmıştır. Takiplerine kliniğimizde devam edilmiştir. Çalışma kapsamında kliniğimizde servikal HPV enfeksiyonu pozitif saptanan 286 hasta incelenmiş ve bu hastaların geçmişe yönelik histopatoloji sonuçları, servikal HPV enfeksiyon öyküleri değerlendirilmiştir. Hastalar servikal HPV enfeksiyonu persistansı olma durumlarına göre gruplandırılmışlardır. Çalışma kapsamında güncel servikal HPV sonuçları, anal HPV sonuçları ve hastaların demografik verileri incelenmiştir. Ek olarak kriter olarak kabul edilebilecek risk faktörleri açısından da hastalar değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan hastaların anal HPV örnekleriyle birlikte servikal HPV örnekleri de alınmıştır. Hastaların hepsinde HPV öyküsü mevcuttur. 286 hastanın çalışma öncesindeki servikal HPV öykülerine bakıldığında 142 örnekte (%49,7) HPV tip 16 pozitif iken; 36 örnekte (%12,6) HPV tip 18, 176 örnekte (%61,5) other hr-HPV tipleri pozitiftir. Bu hastaların son servikal HPV’leri değerlendirildiğinde 27 örnekte (%9,4) HPV tip 16, 4 örnekte (%1,4) HPV tip 18, 58 örnekte (%20,3) other hr-HPV x saptanmıştır. Birden çok HPV tipi saptanan örnekler olduğu için yüzdeler %100 olmamaktadır. Servikal HPV enfeksiyonundaki bu azalmanın hastaların takip ve tedavilerinin düzenli olması ve HPV enfeksiyonunun olağan regresyon seyrinden kaynaklandığı düşünülmektedir. 286 hastanın anal HPV örnekleri değerlendirildiğinde, alınan 9 örnekte (%3,1) alınan örneğin yetersiz gelmesinden dolayı okuma yapılamamıştır. Geri kalan 277 hastanın 70’inde (%24,5) anal HPV varlığı saptanmış olup 207 hastada (%75,5) anal HPV varlığı saptanmamıştır. Anal HPV tiplerine baktığımızda, 21 örnekte (%30) HPV 16; 6 örnekte (%18,6) HPV 18, 51 örnekte (%72,9) other hr-HPV varlığı tespit edilmiştir. Hastaların menopozal durumu, aktif veya pasif sigara içicilikleri, diyabetes mellitus (DM) tanısı olup olmadığı, oral kontraseptif kullanım öyküsü olup olmaması ve servikal intraepitelyal lezyon (CIN) mevcudiyetiyle anal HPV varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Rahim içi araç (RİA) kullanım öyküsü olan hastalarda anal HPV varlığı istatistiki olarak anlamlı bir şekilde yüksek çıkmıştır (p=0,036). Servikal HPV persistansı açısından değerlendirildiğinde ise, servikal HPV persistansı olan hastalarda anal HPV varlığının daha yüksek bir şekilde görüldüğü sonucuna ulaşılmıştır (p<0,001). RİA kullanım öyküsü ve servikal HPV persistansı için lojistik regresyon analizi yapılmıştır ve RİA kullanım öyküsü bağımsız risk faktörü olmaktan çıkmıştır. Servikal HPV persistansı ise anlamlılığını korumuştur ve odds oranı 2,9 %95 güven aralığı 1,6-5,1 şeklinde çıkmıştır. Anal HPV enfeksiyon sayıları beklenenden daha yüksektir. Enfeksiyonun varlığıyla ilgili risk altında olan belirli bir popülasyon tespit edilememiştir. Pozitif saptanan HPV tiplerine ve hastaların öykülerine bakıldığında da azımsanmayacak şekilde servikal ve anal kanaldaki HPV tiplerinin farklılık gösterdiği görülmüştür. Bu da kişinin servikal HPV sonucu ne olursa olsun, anal kanalda yüksek riskli HPV tipi açısından riskinin olduğunu göstermektedir. Çalışmamızın sonucunda RİA kullanım öyküsü ve servikal HPV persistansı olan hastalar daha riskli görünseler de mekanizmaların belirlenmesi ve sonucumuzun doğruluğunun teyit edilmesi açısından amacına uygun geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır.Specialist Thesis Vajinal histerektomi kontrendikasyonlarında laparoskopik asiste vajinal histerektomi(Pamukkale Üniversitesi, 2007) Damarer, Mehmet Zeki; Soysal, Mehmet EminHisterektomi disfonksiyonel üterin kanama, myoma üteri, adenomyozis, pelvik ağrı, premalign durumlar ve kanseri olan kadınlarda uygulanan majör jinekolojik bir operasyondur. Histerektomi abdominal yoldan, vajinal yoldan veya laparoskopik olarak yapılabilir. Histerektomilerin büyük çoğunluğu abdominal olarak yapılmaktadır. Fakat laparoskopinin histerektomi alanına girmesi seçenek sayısını arttırmıştır. Bu çalışma, laparoskopik asiste vajinal histerektomi ve bilateral salpingo-ooferektomi uygulanan olgular retrospektif olarak incelenip, vajinal histerektominin kontrendike olduğu durumlarda laparoskopik yaklaşımın uygun bir seçenek olduğunu vurgulamak için planlandı. Endometriozis, üterin immobilite, belirgin üterin büyüme, önceki pelvik cerrahi, önceki sezaryen, adezyon şüphesi, kronik pelvik ağrı, akut veya kronik pelvik inflamatuar hastalık gibi vajinal histerektomiyi zorlaştıran veya vajinal erişimin zor olduğu durumlarda, laparoskopik asiste vajinal histerektominin uygun ve güvenli bir cerrahi yaklaşım olduğu görüldü.Specialist Thesis Polikistik over sendromlu hastalarda serum alfa-klotho seviyeleri ve klinik ile ilişkisi(Pamukkale Üniversitesi, 2018) Sarıiz, Gizem; Kaleli, Mehmet BabürPolikistik Over Sendromlu Hastalarda Serum Alfa-Klotho Seviyeleri ve Klinik ile İlişkisi Dr. Gizem Sarıiz Klotho 1012 aminoasitten oluşan tip 1 transmembran bir proteindir. ?-klotho proteininin ekstraselüler parçası parçalanıp kana karışarak hormonal aktivite gösterebilmektedir. Güncel çalışmalarda tip 2 Diyabet hastalığının progresyonu ile ilişkisi olduğu rapor edilmiştir. Ancak literatürde serum ?-klotho seviyelerinin PKOS tanısı alan olgulardaki klinik önemi hakkında yapılmış herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Bu nedenle bu araştırmada serum ?-klotho seviyelerinin PKOS hastaları ve kontrol grubu arasında karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bunun yanında ?-klotho seviyelerinin hastalığın kliniği ile de ilişkisinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Bu kontrollü çalışmaya yeni tanı almış Polikistik Over Sendromlu 34 hasta ile sağlıklı kontrol grubu olarak değerlendirilen 33 kadın dahil edilmiştir. PKOS grubunda bulunan 30 (%81) olguda klinik hiperandrojenizm, 9 (%24) olguda ise laboratuvar hiperandrojenemi saptanmıştır. PKOS grubunda akne belirgin olarak fazla izlenilmiştir. PKOS grubundaki hastalarda LH/FSH oranı kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptanmıştır. Aynı zamanda hasta grubunda total testosteron ve FAI değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunulmuştur. Serum ?-klotho seviyeleri için hasta ve kontrol gruplarında anlamlı farklılık saptanmamıştır. PKOS grubu içerisinde, AMH değeri düşük olan subgrupta, AMH değeri yüksek olanlara göre serum ?-klotho düzeyleri anlamlı yüksek saptanmıştır. Bu sonuçlar PKOS hastalarının aslında heterojen bir gruptan oluştuğunu desteklemektedir. PKOS olgularındaki farklı seviyeleri aynı zamanda farklı etyopathogenez ile de ilişkili olabilir. Bu farklığın prognostik önemi için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.Specialist Thesis Denizli ilindeki gebelerin folik asit kullanımı ve nöral tüp defekti ile ilişkisi hakkında bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi(Pamukkale Üniversitesi, 2012) Mat, Emre; Yıldırım, Nazan BaşakGiriş: Nöral tüp defektleri (NTD), intrauterin dönemde nöral tüpün hatalı kapanması nedeniyle oluşan, etiyolojisinde çevresel ve genetik faktörlerin birlikte rol oynadığı yenidoğan kayıplarının yarısından fazlasının nedeni olan merkezi sinir sistemi anomalilerindendir. Türkiye'de yapılan çalışmalarda sıklığının binde 3-5 arasında olduğu görülmüşür. NTD'li çocuk doğum öyküsü olan kadınların NTD riski %2-3'dür. Risk faktörü olarak annede folik asit eksikliği, genetik faktörler, kimyasal maddeler, malnutrisyon, radyasyon ve bazı ilaçlar rol almaktadır. NTD'lerin annenin prekonsepsiyonel ve gebeliğinin ilk üç ayında kullanacağı günde 0,4 mg folik asit ile % 40-80 oranında engellenebileceğini göstermektedir. Amaç: Bu çalışmanın amacı, Pamukkale Üniversitesi kadın hastalıkları ve doğum kliniğine başvuran gebelerin, prekonsepsiyonel ve ilk trimesterde folik asit preparatı kullanım oranlarını, öğrenim durumları ile ilişkisini, folik asitin önemi ile ilgili bilgilerini ve nöral tüp defekti ilişkisi farkındalıklarını araştırmaktır. Yöntem: Pamukkale Üniversitesi kadın hastalıkları ve doğum kliniğine ve Denizli devlet hastanesi doğumevine gebelik takibi için başvuran 17-42 yaş aralığındaki 1200 gebe gönüllü olarak çalışmaya dahil edildi. Gebelerin sosyodemografik özellikleri ile folik asit kullanımı, folik asit ve NTD ilişkisi hakkında bilgi düzeyleri özel olarak oluşturulan bilgi formları kullanılarak sorgulandı. Bulgular: Çalışmaya dahil olan gebeliklerin %70'i planlı olmasına rağmen prekonsepsiyonel dönemde folik asite başlanma oranı %12 olarak saptandı. Eğitim düzeyi arttıkça anket formundaki NTD ve folik asit ile alakalı sorulara doğru yanıt verme ve folik asit kullanım nedenini anlama oranları daha yüksek oranda bulundu. Gebeliğin hiçbir döneminde folik asid kullanmama oranı %34 iken prekonsepsiyonel ve/veya gebeliğin ilk trimestrinde folik asid kullanım oranı %66 olarak saptandı. Sonuç: Folik asit bilgi düzeyi, NTD ile ilişkisi hakkında farkındalık ve demografik özelikler arasındaki ilişki anket sonuçlarına göre değerlendirilmiştir. Folik asitin doğru bir şekilde kullanımı diğer bölgelerle benzer olmakla birlikte gelişmiş ülkelere göre oldukça düşüktür. Kadınların eğitim düzeyi düşüklüğü ve NTD sıklığı düşünülürse üreme çağındaki tüm kadınların folik asit ile NTD arasındaki ilişki hakkında farkındalık artırılmalıdır Anahtar Kelimeler:, Folik asit, gebelik, nöral tüp defektiSpecialist Thesis 11-14 hafta fetusta bakılan ense saydamlığına annenin biyokimyasal parametrelerinin etkisi(Pamukkale Üniversitesi, 2011) Yücel, Mehmet Ozan; Yıldırım, Nazan Başak11-14 gebelik haftalarında fetal ense saydamlığının anne serum biyokimyasal parametrelerinden (glukoz, üre, kreatinin, total protein, albumin, demir, kalsiyum, hemoglobin, TSH, insülin, ferritin, vitaminB12, folikasit, homosistein) etkilenip etkilenmediğini araştırıldı. Çalışmaya ocak 2011-eylül 2011 tarihleri arasında 11-14 gebelik haftalarında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine birinci trimester tarama testi için başvuran toplam 140 gebe dahil edildi. Her olgunun fetal ense saydamlığı, CRL, BHCG, PAPP-A ve anne serum biyokimyasal markerlarının düzeyleri ölçüldü. Ense saydamlığı ile USG günü, anne yaşı, ve anne serum biyokimyasal markerları arasında istatistiksel anlamlılık tespiti amacıyla (İndependent samples) t testi kullanıldı. Üç veya daha fazla grubun istatistiksel analizi amacıyla one-way ANOVA kullanıldı. Olgu grubu glukoz değerine göre 90 altı ve 90 ve üstü olarak iki gruba ayrıldı. Fetal ense saydamlığı ile her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Çalışma grubu insülin değerine göre 35 altı ve 35 ve üstü olarak iki gruba ayrıldı. Fetal ense saydamlığı ile her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı. Olgular homosistein düzeylerine göre 6 nın altı 6-9 ve 9 ve üzeri olmak üzere üç gruba ayrıldı. Her üç grubun fetal ense saydamlığı ile arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı. Çalışmamızda fetal ense saydamlığının yaş ve USG günü ile pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edildi. Anne serum biyokimyasal markerları ile fetal ense saydamlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. Bunun nedeninin çalışmaya dahil edilen olgu sayısının ve fetal ense saydamlığı için patolojik sınır olarak kabul gören 2,5mm nin üstünde olgu sayısının kısıtlı olması olabileceği düşünüldü. Bu konuyla ilgili daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: ense saydamlığı, biyokimyasal parametrelerSpecialist Thesis Polikistik over sendromunda kisspeptin düzeylerinin insülin direnci, oksidatif stress parametreleri ve ovarian androjenizm ile ilişkisinin değerlendirilmesi(Pamukkale Üniversitesi, 2017) Türkmen, Onur; Fenkci, İbrahim VeyselPolikistikover sendromu (PKOS) reproduktif dönemdeki kadınlarda en sık görülen endokrin bozukluktur. Ancak, PKOS etyolojisi tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu sendromun, primer olarak over kaynaklı bir bozukluk olduğu kabul edilmiş ve bu hastalık tablosunu oluşturan nedenler konusunda, birçok mekanizma ve teori öne sürülmüştür. Kisspeptin, 54 amino asitten oluşan bir proteindir. Kisspeptin ve hipotalamo hipofizer gonadal aks arasındaki ilişki PKOS'lu hastalardaki GnRH sekresyonundaki değişikliklerle ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada yeni tanı almış Polikistik Over Sendromlu 37 hasta ile sağlıklı kontrol grubu olarak değerlendirilen 38 olgu analiz edilmiştir. Hasta ve kontrol gruplarında kisspeptin, glutatyon peroksidaz ve süperoksit dismutaz seviyeleri arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Ancak ortalama katalaz seviyesi PKOS grubunda, kontrol grubuna kıyasla anlamlı şekilde düşük saptanmıştır (285,73 ± 26,10 vs. 382,30 ± 39,76, p<0,05). PKOS grubu analiz edildiğinde, kisspeptin ile HOMA, serbest testosteron ve DHEA-S seviyeleri arasında anlamlı korelasyon izlenmemiştir. Ancak katalaz seviyelerinin kisspeptin ile istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde korele olduğu gözlenmiştir (r=0,340, p<0,05). Kisspeptinin patofizyolojideki gerçek rolünü anlamak ve metabolik ilişkilerini çözümleyebilmek için PKOS fenotipleri ve alt gruplarını daha geniş serili bir şekilde değerlendirecek yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Specialist Thesis Nötrofil lenfosit oranı ve trombosit lenfosit oranının kolposkopik bulgular ile ilişkisi(Pamukkale Üniversitesi, 2020) Karaca, Şükriye; Kılıç, DeryaÇalışmamızda Ocak 2018-Ocak 2020 tarihleri arasında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde yüksek riskli HPV pozitifliği nedeniyle kolposkopik incelemesi yapılan hastalar taranmış olup; klinik özellikleri ve bulguları, sosyodemografik özellikleri ve kolposkopi sonuçlarına dosya bilgilerinden ve elektronik veri tabanından ulaşılmıştır. Çalışma kapsamında sistemik inflamasyon ve immün sistemle ilgili olduğu düşünülen nötrofil lenfosit oranı (NLO), trombosit lenfosit oranı (TLO) ve ortalama trombosit hacmi (MPV) düzeylerinin kolposkopik değerlendirme sonuçları ile ilişkisi değerlendirildi. Çalışma kriterlerini sağlayan toplamda 133 hasta analize dahil edildi ve bu hastalar kolposkopik bulguları normal olgular ve yüksek dereceli servikal intaepitelyal neoplazi (HSIL) saptanan olgular olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Çalışmamızda HSIL grubu ve kontrol grubu arasında yaş, sigara kullanımı, menapozal durum, parite, seksüel partner sayısı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. HSIL grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında NLO değerlerinin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak yüksek olduğu saptandı. Bununla birlikte HSIL grubu ile kontrol grubu arasında TLO ve MPV değerleri açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Literatürde NLO, TLO ve MPV düzeylerinin yüksek dereceli servikal lezyon gelişimi ve prognozu ile ilişkisini inceleyen az sayıda çalışma mevcuttur. Bildiğimiz kadarı ile literatürde yüksek dereceli servikal lezyonlar üzerinde yürütülmüş benzer bir çalışma mevcut değildir. Sistemik inflamatuar ve immün sürecin yüksek riskli HPV pozitif hastalarda, HSIL gelişimi ve HSIL prognozu açısından önemi olup olmadığını araştıran ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: HPV, servikal kanser, HSIL, NLO, TLO, MPVSpecialist Thesis Over karsinomlarında PIK3CA, PTEN, ARID 1A, NOTCH1 immünekspresyonun fonksiyonel stroma ile ilişkisi(Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi, 2022) Hünkar, Atike Büşra; Koşar Can, Özlem; Can, Özlem KoşarBu çalışmada, epitelyal over tümörlerinin fonksiyonel stromasında immunohistokimyasal yöntemle PTEN, NOTCH1, PIK3CA VE ARID1A immunekspresyonunun düzeyini araştırmak; bu belirteçlerin klinikopatolojik parametrelerle ilişkisini sorgulamak, farklı klinikopatolojik özelliklerdeki olgu gruplarında bu boyaların immunekspresyonlarını karşılaştırmak; elde edilecek sonuçları literatür ışığında tartışmak amaçlanmıştır.Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı’nda 2005-2022 yılları arasında Pamukkale Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği tarafından opere edilen ve Tıbbi Patoloji Kliniği’nde incelenen epitelyal over karsinomu tanısı almış hastalar, hastane bilgi yönetim sisteminde geriye dönük (retrospektif) taranmıştır. Epitelyal over karsinom tanısı alan 145 adet vaka arşivimizde tarandı ancak yeterli tümör alanı içermemesi ya da immünhistokimyasal boyama için yeterli olmaması nedeniyle 113 adet olgu çalışmaya dahil edilerek incelenmiştir. Çalışmamızın sonucunda, yaşayan hastalarla exitus olan hastaların yaşlarının 50’den küçük ve 50’den büyük olma oranları arasında fark saptanmıştır. Yaşayan hastalarla exitus olan hastaların ARID1A boyanmalarının negatif/zayıf pozitif/güçlü pozitif oranları arasında fark bulunmamış, yaşayan hastalarla exitus olan hastaların NOTCH1 negatif-düşük/orta/güçlü boyanma oranları arasında fark bulunmamış, yaşayan hastalarla exitus olan hastaların PTEN negatif/normal dokudan zayıf/normal dokuya eşit veya normal dokudan fazla olma oranları arasında fark bulunmamıştır. Yaşayan hastalarla exitus olan hastaların ER, PR, WT-1, PAX8, Cerbb2, P53, İHK-ca125 pozitifliği oranları arasında fark bulunmamıştır. Yaşı 50’den küçük olan olgularla 50’den büyük olan olguların sağkalım süreleri arasında fark saptanmış, 50 yaş altında ortalama sağkalım 122.60±17.71 ay, 50 yaş üzerinde ortalama sağkalım 56.36±5.55 ay bulunmuş, exitus 45 hastanın 38’i 50 yaş üzeri tespit edilmiş ve 50 yaşın üzerindeki olgularda sağkalım daha kısa bulunmuştur. Olguların tümör çapı ortalaması 7.45±5.03, medyan 6.5, aralığı 0.4-28’tir. Olguların CA125 düzeyleri ortalaması 450.05±795.67, medyan 104, aralığı 4.7-3734’tür. Olguların %40.9’unun (45) tümör lokalizasyonu bilateral, %30.9’unun (34) lokalizasyonu sağ, %28.2’sinin (31) lokalizasyonu ise sol olduğu tespit edilmiştir. Lenfovasküler invazyon olan olgularla olmayan olguların sağkalım süreleri arasında fark saptanmış, Lenfovasküler invazyon olan 21 olgunun 14’ü exitus hastası olarak tespit edilmiş ve Lenfovasküler invazyon olan olgularda sağkalım daha kısa bulunmuştur. Metastaz olan olgularla olmayan olguların sağkalım süreleri arasında fark saptanmış, metastaz olan olguların sağkalımı 53.24±6.88 ay olup, metastaz olmayan olguların sağkalımı ise 147.02±15.09 ay olarak belirlenmiş ve metastaz olan olgularda da da sağkalım kısa bulunmuştur. FIGO evresi sağkalım süreleri incelendiğinde ise, erken olan olgularla geç olan olguların sağkalım süreleri arasında farkın olduğu tespit edilmiştir. Lokalizasyonlar, tümör tipleri, kapsül invazyonu ve kemoterapi alma ile sağkalım bakımından fark bulunmamıştır. Moleküler subtipi Tip1 olan olgularla subtipi Tip2 olan olguların progresyonsuz sağkalım süreleri arasında fark saptanmış, lenfovasküler invazyon olan olgularla olmayan olguların progresyonsuz sağkalım süreleri arasında fark saptanmıştır. NOTCH1, PTEN, ER, PR, WT-1, PAX8, Cerbb2, P53'de boyanma düzeyleri arasında sağkalım bakımından fark bulunmamıştır.Fonksiyonel stromal boyanmaya bakıldığında exitus olma bakımında fark bulunmamıştır. PTEN, NOTCH1, PIK3CA ve ARID1A stromal boyanmaları ile sağkalım arasında fark bulunmamıştır. Progresyonsuz sağkalım açısından bakıldığında PIK3CA stromal boyanması güçlü pozitif olanlarda progresyonsuz sağkalım daha kısa bulunmuştur. PTEN stromal boyanması negatif olan vakalarda lenfovasküler invazyon daha fazla bulunmuştur. PTEN, NOTCH1, PIK3CA ve ARID1A stromal boyanması negatif/zayıf pozitif/güçlü pozitif olanların yaş, tümör çapı, yaş grupları, tümör tipi, moleküler subtip, tümör lokalizasyonu, metastaz, FIGO evreleme ve progrese olma oranları arasında fark bulunmamıştır.
