Uzmanlık Tezleri

Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11499/67669

Browse

Search Results

Now showing 1 - 10 of 539
  • Specialist Thesis
    The Effect of Metformin on the Survival of Autologous Fat Grafts in an Experimental Rat Model
    (2026) Akçiçek, Gökhan; Kara, Bahriye İnci Gökalan
    Autologous fat grafting is widely used today for various clinical indications in both aesthetic and reconstructive procedures. Due to its reliability, ease of application, and biocompatibility, it has become one of the most preferred methods in plastic surgery. However, the most significant limitation of this technique is the unpredictable volume loss that occurs in the grafted fat tissue. Therefore, most studies on fat grafting have focused on improving graft survival. Metformin is an oral antidiabetic agent widely used in the treatment of type 2 diabetes. Recent studies have demonstrated that it exhibits various biological effects, including enhancement of angiogenesis, reduction of oxidative stress, inhibition of apoptosis, and stimulation of autophagy. Considering these properties, it has been hypothesized that metformin may enhance the viability of fat grafts, and this study was designed to investigate that potential effect. In this study, 32 Wistar rats were divided into two main groups: early and late period groups. Each main group was further subdivided into experimental and control subgroups, with 8 rats in each. Fat grafts harvested from the inguinal regions of the rats were transplanted into the scalp area. The experimental groups received 200 mg/kg/day of oral metformin, while the control groups were administered physiological saline. Drug administration continued for 2 weeks in the early groups and 8 weeks in the late groups. At the end of the designated periods, the fat grafts were excised, and their weight and volume were measured macroscopically. Histopathological evaluation was performed to assess fibrosis, acute and chronic inflammation, presence foreign body giant cells,necrosis, cyst/vacuole formation, and vascular proliferation. Early findings indicated that metformin administration did not lead to significant improvements in the volume, weight, or histopathological parameters of the fat grafts. In contrast, late-period macroscopic findings revealed that weight and volume loss in the fat grafts was lower in the experimental group compared to the control group. In the late-phase histopathological evaluation, the experimental group exhibited significantly lower levels of fibrosis, chronic inflammation, necrosis, and cyst-vacuole formation, while demonstrating a higher degree of vascular proliferation compared to the control group. These differences were statistically significant. In contrast, no significant difference was observed between the groups regarding active inflammation and the presence of foreign body giant cells. This study demonstrated that oral metformin administration may contribute to improved fat graft survival, with the beneficial effects becoming particularly prominent after 8 weeks of treatment. If substantiated by further research, metformin may be regarded as a promising adjunctive agent in enhancing the success of autologous fat grafting procedures.
  • Specialist Thesis
    Retrospective Evaluation of Regorafenib Efficacy in Patients with Denovo Metastatic Colon Carcinoma
    (2026) Kayak, Huriye; Demiray, Atike Gökçen
    Giriş: Kolorektal kanser dünya genelinde en sık görülen ve yüksek mortalite oranına sahip malignitelerden biridir. Kolorektal kanserli olguların yaklaşık %80'inde hastalık tanı anında rezektabl durumdadır; buna karşın hastaların yaklaşık %20'sinde tanı sırasında metastatik hastalık saptanmaktadır. Erken tanı, prognoz açısından olumlu kabul edilmekle birlikte, ilerleyen dönemlerde tanı alan olguların en az yarısında metastaz geliştiği ve bu metastatik lezyonların büyük bir kısmının cerrahi olarak rezeksiyona uygun olmadığı bildirilmiştir. Rezektabl olmayan ya da metastatik kolorektal kanserli olgularda tedavi yaklaşımı, hedefe yönelik ajanların dahil edildiği ya da edilmediği kombine kemoterapi protokollerinin uygulanmasına dayanmaktadır. Mevcut tüm standart tedavilere rağmen progresyon gelişen ve performansı iyi olan hastalar için kurtarma tedavisi olarak regorafenib'in kullanılması 2012 yılında Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) onaylandı. Regorafenib, onkogenezde, tümör anjiyogenezinde ve tümör mikroçevresinin modülasyonunda aktif olan çoklu protein kinazların aktivitesini bloke ettiği gösterilen bir oral çoklu kinaz inhibitörüdür. Çalışmamızda metastatik kolon kanseri tanısıyla takip edilen ve standart sistemik tedavilerden sonra progresyon nedeniyle regorafenib kullanan hastalarda; tedaviye yanıtı, toleransı, ilaç yan etkilerini, progresyonsuz sağkalım ve genel sağkalımı değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmamız retrospektif olup, 2009-2024 yılları arasında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Medikal Onkoloji Polikliniğinde takip edilen tanı anında evre IV kolon kanserli olan ve en az 1 kür regorafenib tedavisi alan 50 hasta dahil edildi. Bu hastaların klinikopatolojik özellikleri, aldıkları tedaviler, regorafenib tedavisine yanıtları, yan etki profilleri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda regorafenibi üçüncü basamakta alan 29, dördüncü basamakta alan 21 hasta mevcuttu. Regorafenib tedavi basamağına göre yapılan değerlendirmede, ilacın 4. basamakta kullanıldığı hastalarda ortanca OS 45 ay ile daha yüksek bulunmuş olup fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0.048). Regorafenib tedavisi hastaların %58'inde üçüncü basamakta, %42'sinde dördüncü basamakta uygulanmış olup, ortalama kür sayısı 5,64±4,00 (1–16) olarak hesaplanmıştır. Regorafenib kür sayısı anlamlı bir belirteç olarak ortaya çıkmıştır. >5,5 kür kullanan hastalarda ortanca OS 52 ay, ≤5,5 kür kullananlarda ise 30 ay olup bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.006). Regorafenibi hastaların 12'si 80 mg, 9'u 120 mg ve 29'u 160 mg dozunda kullanmıştır. Takip sürecinde hastaların 20'sinde yan etki gelişmemişken 30'unda yan etki gelişmiştir. Metastaz varlığı açısından en sık karaciğer metastazı (%72) saptanmış, akciğer metastazı %34, lenf nodu metastazı %40, kemik metastazı %12 ve periton metastazı %14 olarak kaydedilmiştir; beyin metastazı olan hasta bulunmamaktadır. Metastaz alanları incelendiğinde karaciğer metastazı olmayan hastalarda ortanca PFS 5 ay, karaciğer metastazı olanlarda 4 ay olup bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.033). SONUÇ: Çalışmamızda, regorafenibin tedavi basamağı ile mortalite arasında anlamlı bir ilişki bulunmazken, tedavi süresinin mortalite riski üzerinde bağımsız ve istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi olduğu görülmüştür. ≤5,5 kür regorafenib alan hastalarda mortalite riskinin, >5,5 kür alanlara kıyasla yaklaşık 2,5 kat daha yüksek olması (HR: 2,48; p=0,016) bu tedavinin sürekliliğinin sağkalım açısından kritik bir faktör olduğunu göstermektedir.Bu durum, tedaviye erken son verilen hastalarda biyolojik agresiflik ve/veya toksisite nedeniyle sağkalımın olumsuz etkilenebileceğini göstermektedir.Benzer şekilde, regorafenibin tedavi basamağının sağkalım üzerindeki etkisinin anlamlı olmaması, ilacın etkinliğinin erken veya geç dönemde başlanmasından ziyade, hastanın ilacı ne kadar sürede tolere ettiği ve tedaviye devam edebildiği ile ilişkilidir.Sonuç olarak, çalışmamız regorafenib tedavisinde sürekliliğin sağkalım için belirleyici olduğunu ortaya koymakta, tedaviye erken son verilmesinin mortalite riskini artırabileceğini göstermektedir. Bu nedenle, toksisite yönetimi ve hasta takibinin tedavi başarısındaki rolü klinik uygulamalarda ön plana çıkmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kolon kanseri, Regorafenib, Metastaz
  • Specialist Thesis
    Prognosis and Survival of Patients Receiving Bevacizumab-Containing Combination Regimens as First-Line Treatment for de-Novo Metastatic Colon Carcinoma  Applying to Pamukkale University Medical Faculty Oncology Clinic
    (2026) Köse, Erinç Gönenç; Demiray, Atike Gökçen
    Colon cancer is a malignancy originating from the colonic mucosa and represents one of the most common cancers worldwide. The widespread implementation of screening programs has played a crucial role in the early detection of the disease, allowing diagnosis at earlier stages. The development of colon cancer is known to result from the combined effects of genetic predisposition and environmental and lifestyle-related factors. In addition, recent studies have demonstrated that inflammation plays a significant role in tumor biology and disease prognosis. Within the scope of this study, the clinical characteristics, treatment responses, and survival outcomes of patients diagnosed with de-novo metastatic colon cancer who received bevacizumab-containing combination chemotherapy as first-line treatment were evaluated, and the findings were compared with data reported in the literature. In this retrospective study, the clinical characteristics, survival outcomes, and prognostic factors of 110 patients diagnosed with de-novo metastatic colon carcinoma and treated with bevacizumab-containing combination chemotherapy in the first-line setting were analyzed. The median overall survival (OS) was 20.66 months, and the median progression-free survival (PFS) was 8.33 months. The Eastern Cooperative Oncology Group (ECOG) performance status had a significant impact on survival, with patients with ECOG 0 demonstrating markedly longer OS and PFS. Increasing tumor size and lymph node stage were associated with a significant decrease in both OS and PFS. Regarding metastatic sites, the presence of liver and peritoneal metastases was particularly associated with poor prognosis. Treatment response emerged as one of the strongest determinants of survival, with patients achieving complete response exhibiting significantly prolonged OS and PFS. Dynamic tumor markers, including best response CEA and CA19-9 levels, demonstrated high discriminatory power in predicting mortality and disease progression. In contrast, the prognostic contribution of neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR) and platelet-to-lymphocyte ratio (PLR) was limited. Molecular analyses revealed no significant impact of RAS mutation status on survival outcomes, while microsatellite instability (MSI) was rarely observed. In conclusion, bevacizumab-containing combination regimens provided effective survival outcomes in patients with de-novo metastatic colon cancer. Performance status, disease burden, and treatment response were shown to play critical roles in determining prognosis. Keywords: De-novo metastatic colon cancer, bevacizumab, prognosis, survival
  • Specialist Thesis
    Diffüz Büyük B hücreli Lenfoma hastalarında HALP skoru ile prognoz arasındaki ilişki
    (2026) Korkmaz, Alperen; Çağlıyan, Gülsüm Akgün
    In this study, it was aimed to retrospectively evaluate the relationship between the HALP score and prognosis by examining the blood test results and pathology data of patients diagnosed with Diffuse Large B-Cell Lymphoma (DLBCL) at Pamukkale University Hospital. The study was designed as a retrospective cohort, and the data of 102 patients who were diagnosed with Diffuse Large B-Cell Lymphoma (DLBCL) and followed by the Department of Internal Medicine–Hematology at Pamukkale University Faculty of Medicine Hospital between January 2014 and October 2024 were analyzed. Hematological parameters (white blood cell (WBC) count, neutrophil (NEU) count, hemoglobin level, platelet count) and biochemical parameters (creatinine level, total protein level, albumin level, ALT (alanine aminotransferase), AST (aspartate aminotransferase), LDH (lactate dehydrogenase), uric acid, β2-microglobulin, CRP (C-reactive protein), and erythrocyte sedimentation rate) were examined. Based on these values, NLR (Neutrophil-to-Lymphocyte Ratio), PLR (Platelet-to-Lymphocyte Ratio), and HALP scores were calculated. The patients' sex, age at diagnosis, disease stage according to PET imaging, ECOG performance scores, IPI classifications, chemotherapy/immunotherapy regimens received during follow-up, current survival status (alive or deceased), presence of progression, and whether autologous or allogeneic stem cell transplantation was performed were recorded. In light of these data, overall survival (OS) and progression-free survival (PFS) were analyzed. In our study, the cut-off value for the HALP score was determined as 30.84. According to the data, overall survival (OS) showed a statistically significant association with age ≥60 years, male sex, higher ECOG performance score, higher IPI score, and advanced-stage disease (p=0.047, p=0.049, p=0.001, p=0.001, p=0.001, p=0.037). However, no statistically significant relationship was found between OS and the HALP score, NLR, and PLR (p=0.940, p>0.05). Progression-free survival (PFS) demonstrated a statistically significant association with male sex, higher ECOG performance score, higher IPI score, and advanced-stage disease (p=0.002, p=0.001, p=0.001, p=0.001, p=0.021). However, no statistically significant relationship was found between PFS and age ≥60 years, the HALP score, NLR, or PLR (p=0.889, p=0.553, p=0.420, p=0.665). In conclusion, our study found that in patients diagnosed with DLBCL, overall survival (OS) and progression-free survival (PFS) were significantly associated with age, sex, disease stage, ECOG performance score, and IPI score (age was not significant for PFS). The HALP score, however, was not found to be significant for OS or PFS, which may be attributed to factors such as the limited number of patients, the impact of the COVID-19 pandemic, the determined cut-off value, underlying comorbidities, and variables that could affect laboratory results. Keywords: DLCBL, OS, PFS, HALP score
  • Specialist Thesis
    Servikal HPV enfeksiyonu olan hastalarda HPV viral yükü ve klinik parametreler arasındaki ilişki
    (2026) Nalbant, Gülten Nilda; Kaleli, Mehmet Babür
    Servikal HPV Enfeksiyonu Olan Hastalarda HPV Viral Yükü ile Klinik Parametreler Arasındaki İlişki Dr. Gülten Nilda NALBANT Human papillomavirüs (HPV), dünya genelinde en yaygın cinsel yolla bulaşan enfeksiyon olup özellikle yüksek riskli HPV tiplerinin persiste olması, servikal intraepitelyal neoplazi ve servikal kanser gelişiminde temel belirleyicidir. Son yıllarda HPV viral yükünün enfeksiyonun biyolojik davranışını yansıtabileceği ve prekanseröz lezyonların öngörülmesinde kullanılabilecek potansiyel bir belirteç olabileceği ileri sürülmüş olsa da, literatürdeki bulgular arasında belirgin tutarsızlıklar mevcuttur. Bu çalışma, servikal HPV enfeksiyonu olan hastalarda HPV viral yükü ile klinik ve demografik parametreler arasındaki ilişkinin damlacık dijital PCR (ddPCR) yöntemi kullanılarak değerlendirilmesini amaçlamıştır. Çalışmaya HPV 16 ve/veya HPV 18 pozitifliği saptanan toplam 97 hasta dahil edilmiştir. Viral yükler ddPCR yöntemi ile mikrolitre başına kopya sayısı şeklinde nicel olarak belirlenmiş, ayrıca HPV genotip dağılımı ve koenfeksiyon varlığı değerlendirilmiştir. HPV 16 en sık görülen genotip olup HPV 18 pozitif olgularda koenfeksiyon oranları anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur. Patolojik değerlendirmesi tamamlanan 86 hastanın %23,3'ünde HSIL tespit edilmiş, ancak HPV viral yükü ile HSIL varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Yaş, sigara kullanımı ve birden fazla cinsel partner öyküsü gibi bilinen risk faktörlerinin de viral yük düzeyleri üzerinde anlamlı etkisinin olmadığı görülmüştür. Elde edilen bulgular, tek zamanlı viral yük ölçümünün servikal lezyon şiddetini öngörmede sınırlı bir değere sahip olduğunu ve viral yükün biyolojik, immünolojik ve moleküler mekanizmalarla şekillenen çok boyutlu bir parametre olduğunu göstermektedir. ddPCR yöntemi düşük kopya sayılarının güvenilir biçimde ölçülmesini sağlayarak viral yük değerlendirmesinde önemli bir teknik üstünlük sunmaktadır. Viral yükün klinik kullanımına yönelik daha güçlü kanıtlar elde edilebilmesi için geniş örneklemli ve uzunlamasına tasarlanmış çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: HPV, viral yük, damlacık dijital PCR, ddPCR, servikal intraepitelyal neoplazi, HSIL, servikal enfeksiyon, risk faktörleri
  • Specialist Thesis
    Karbondioksit lazerin farklı modlarda periorbital bölgedekietkisinin değerlendirilmesi
    (2024) Kaya, Süleyman; Cenk, Hülya
    In this study, it was aimed to determine whether there is a difference in regeneration between Decarbonized laser application modes by documenting the improvement of wrinkle and elasticity scores of the laser in the periorbital region. Patients who applied to Pamukkale University Dermatology Outpatient Clinic between 2021-2023 and underwent Decarbital carbon dioxide laser treatment were included in the study. By looking at the hospital records, patients who had not received any cosmetic or medical treatment related to the periorbital region in the last 9 months were included in the study. A total of 33 patients were included in the study, 16 of whom underwent surgery and 17 of whom used fractional caps. In the group using the surgical cap (SC), the Fraxis duo (Fraxis Duo, Illoda, Suwon, South Korea) laser device was applied to the periorbital region around the upper and lower eyelid, including crow's feet, using the periocular zone regeneration doses specified in the device application template, with the carbon dioxide laser surgical cap. In the fractional header (FH) group, the application was made in such a way as to make a single-pass shot with a fractional laser. Both applications were compared using the same scores with the photos taken before and after the application. When the general habits of the patients were questioned by contacting the patients and looking at the data obtained, smoking did not show significant differences between the groups, and it was found that there was a statistically significant difference between the groups in alcohol use. Decapitation was not significantly different between the groups. Decapitation was not significantly different between the groups. There were no differences between the groups in terms of skin care, sunscreen use and dermatological disease history. There were no statistically significant differences between the groups in terms of Fitzpatrick skin types of patients. In patients, erythema and burning sensation developed the most as complications after the procedure, followed by edema and itching. In terms of evaluating the wrinkle regression percentage of patients; in the pre-shooting photos 2.ve 3rd.on the moon; 2 in the right shooting photos.on the moon; 1 in a closed-eye shot., 2. and 3.per month; in terms of evaluating the percentage of regression in dermatoshalasis during the shot for dermatoshalasis evaluation 2. statistically better treatment results were found in the SC group per month compared to the FH group.
  • Specialist Thesis
    Yeni Tanı Hodgkin Lenfoma Hastalarındaki Prognostik Nutrisyon İndeksının (PNI) Sağkalım ve Prognoza Etkisi
    (2025) Yılmaz, Hilal; Aslan, Nevin Alayvaz
    Giriş: Hodgkin lenfoma (HL), malign Hodgkin/Reed-Sternberg (HRS) hücreleri ile karakterize bir B hücreli lenfomadır. Etkin tedavi ile %80-90 oranında kür sağlanmaktadır. Malnutrisyon malignitelerde sık rastlanan bir durumdur hasta prognozunu etkileyebilmektedir. Bu çalışmada yeni tanı HL hastalarında prognostik nutrisyonel indeksin (PNI) genel ve progresyonsuz sağkalım üzerine etkisi değerlendirilmiştir. Yöntem: Bu çalışma, 2013 yılından itibaren Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Polikliniği'nde Hogdkin Lenfoma tanısı ile takip edilen 214 hasta ile yapılmıştır. Hastaların yaş, cinsiyet,ek hastalık varlığı, evre, Hodgkin lenfoma alt tipi, kemik iliği tutulumu, ekstranodal tutulum varlığı, B semptomu, 3 ten fazla lenf nodu tutulumu, verilen 1.sıra tedaviler, tanı tarihi, nüks varlığı-tarihi, ara değerlendirme PET-BT ve tedavi sonu PET-BT yanıtları, tanı anındaki laboratuar değerleri (hemoglobin, lökosit, lenfosit, eozinofil, bazofil, nötrofil, trombosit, CRP, ESR, varsa B2mikroglobulin, LDH, albümin, fibrinojen ve d-dimer düzeyleri), son vizit tarihi, ölüm tarihi verileri değerlendirilmiştir. Biyokimyasal parametrelerle literatüre uygun olarak hesaplanan PNI veri olarak kullanılmıştır. PNI için [(Albümin g/L) + (0.005 x LYM 10*3 /uL)] formülü kullanılmıştır. Primer sonlanım noktaları olarak genel sağkalım süresi (OS) ve progresyonsuz sağkalım süresi (PFS) kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmada değerlendirilen 214 HL tanılı hastanın %66,8'i (n=143) erkek, %33,2'si kadındı. Düşük PNI değerleri hastalarda mortalite ve progresyon riskini arttırmaktadır. 5 ve 10 yıllık genel sağkalımda yapılan ROC analizinde PNI için kesme değeri 46,4 ve 48,15 olarak bulundu. Bu kesme değerlerin altında mortalite riski 5,628 ve 5,761 fazladır (p<0,001). 5 ve 10 yıllık progresyonsuz sağkalımda yapılan ROC analizinde PNI kesme değeri 48,35 olarak bulundu. PNI değeri 48,35'in altında olan hastalarda progresyon gelişme riski sırası ile 2,481 ve 2,462 kat daha fazladır (p<0,001). Sonuç: HL hastalarında malnütrisyon prognozu etkileyen bir faktördür. PNI HL hastalarında genel sağkalım ve progresyonsuz sağkalım üzerinde etkili bir nutrisyonel paramatre olarak değerlendirilebilir. HL hastalarında daha fazla benzer çalılşma ile daha doğru sonuç sağlanabilir. Anahtar Kelimeler: Hodgkin lenfoma, prognoz , Prognostik nutrisyonel indeks, genel sağkalım, progresyonsuz sağkalım
  • Specialist Thesis
    Vaccine Hesitancy and Related Factors Regarding Childhood Vaccinations among the Parents of Students Attending Kindergartens in Central Districts of Denizli Province
    (2023) Kılıç, Bilge Betül; Acımış, Nurhan Meydan
    Aşı hizmetlerinin mevcut olmasına rağmen aşıların kabulünde veya reddinde gecikme olarak tanımlanan aşı kararsızlığı dünya genelinde artış göstermektedir. Aşı kararsız anne ve babalarla, nasıl iletişim kurulacağının ve endişelerinin nasıl giderileceğinin daha iyi anlaşılması, aşıların bilimsel faydalarının uygulamaya dönüştürülmesi için hayati önem taşımaktadır. Anne ve babaların aşı kararsızlığının nedenlerini belirlemek, artan aşı direncini anlamak ve bu konuda önlemler almak için önemlidir. Bu araştırmada anaokullarında öğrenim gören öğrencilerin anne ve babalarında aşı kararsızlığı ve ilişkili etmenleri araştırmak amaçlanmıştır. Kesitsel tipteki araştırmanın evrenini Denizli ilinin merkez ilçeleri olan Pamukkale ve Merkezefendi ilçelerindeki Milli Eğitim Bakanlığına bağlı anaokullarında öğrenim gören öğrencilerin velileri oluşturmaktadır. Veri toplama aracı olarak ailenin sosyodemografik özelliklerini ve aşı kararsızlığıyla ilişkili etmenleri sorgulayan 44 soruluk anket formu uygulanmıştır. Aşı kararsızlığı 9 soruluk Aşı Kararsızlığı Ölçeği kullanılarak ölçülmüştür. Araştırma öncesinde etik kurul izni ve gerekli kurumsal izinler alınmıştır. Veri analizi için SPSS 17.0 programı kullanılmıştır. Ölçümsel değişkenlein karşılaştırılması Mann Whitney U veya Kruskall Wallis Testleri, aşı kararsızlığıyla ilişkli bağımsız faktörlerin belirlenmesinde lineer regresyon analizi (backward) kullanılmıştır. Araştırmada 638 kişiye ulaşılmıştır. Katılımcıların %74,3 annedir. Araştırmaya katılan ebeveynlerin %12,9'u en az bir aşıda kararsız kalmış veya aşıyı geciktirmiştir. Yapılan regresyon analizine göre; çocuğunda aşı sonrası yan etki gözlemleyenlerde, çevresinde aşı sonrası yan etki olan kişi tanıyanlarda, aşı kaynağı olarak hekimleri kullanmayanlarda, aşı yapılmadığında çocuğuna bir zararı olmayacağını düşünenlerde, aşı ve güvenliği konusunda bilgisini yetersiz bulanlarda, aşılarla ilgili olumsuz bilgi duyan anne ve babalarda aşı kararsızlığı daha yüksek saptanmıştır. Sonuç olarak bu araştırmada yaklaşık her 10 ebeveynden biri en az bir aşıda kararsız kalmış veya geciktirmiştir. Aşı kararsızlığı farklı örneklem ve yaş gruplarında aralıklı olarak değerlendirilmelidir.
  • Specialist Thesis
    The Effect of Abaloparatide on New Bone Formation in Critical Bone Defects in the Calvaria of Post-Menopausal Rats
    (2025) Özdoğan, Zeynep; Kızıldağ, Alper
    Objective: This study examined the effect of locally administered abaloparatide (ABL), alone or combined with autogenous graft, on new bone formation in critical-sized calvarial defects in postmenopausal rats. Method: Thirty-two ovariectomised female rats were divided into 4 equal groups: Control (C), abaloparatide (ABL), autogenous (O), abaloparatide + autogenous (ABL+O). An 8 mm diameter calvarial defect was created with a trephan drill in all rats. After eight weeks, bone regeneration was evaluated using micro-CT and histologic analyses. Alkaline phosphatase (ALP), beta-catenin (β-catenin), bone morphogenetic protein-2 (BMP-2), collagen 1, osteocalcin, osteonectin, osterix (OST), osteoprotegerin (OPG), receptor ligand for nuclear factor-kappa B (RANKL), transforming growth factor-beta (TGF-β) and vascular endothelial growth factor (VEGF) were evaluated immunohistochemically. Result: Significant improvements were found in the parameters related to bone healing in the ABL and O groups compared to the K group. ABL+O group reached the highest values in terms of total healing area, defect closure rate and new bone formation. Histomorphometric analysis showed that the ABL+O group had the highest number of osteoblasts and the lowest number of osteoclasts. Immunohistochemical analysis showed that ALP, β-catenin, BMP-2, collagen-1, osteocalcin, osteonectin, OST, OPG, RUNX2, TGF-β and VEGF expressions were significantly increased in the ABL+O group, while RANKL expression was highest in the K group. Micro-CT analysis showed that the ABL+O group had the best results in terms of bone density (BV/TV), trabecular thickness (Tb.Th) and trabecular number (Tb.N). Conclusion: ABL+O showed a high therapeutic potential on bone regeneration by optimizing the healing of critical-sized bone defects in post-menopausal rats. These findings suggest that ABL+O may be an effective treatment option in clinical applications. Keywords: Calvarial defect, Rat, Autogenous graft, Abaloparatide
  • Specialist Thesis
    The Comparison of Face-to-Face and Telemedicine Healthcare Services Provided at the Chest Diseases Clinic during the February-March-April Periods of 2019 and 2021
    (2023) Türkarslan, Merve; Altınışık, Göksel
    Dünya Sağlık Örgütü'ne göre tele-tıp, bireylerin ve toplumların sağlık düzeylerinin iyileştirilmesi, hastalıkların ve kazaların önlenmesi, sağlık personelinin sürekli eğitimi ile sağlık profesyonelleri tarafından bilgi ve iletişim teknolojileri kullanılarak, uzaktan ve geçerli bilgi iletişim yöntemleri ile sağlık hizmetlerinin verilmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Pandemi ile tele-tıp dünyada yaygınlaştı. Ülkemizde de örnekler olsa da veriler kısıtlıdır. Kliniğimizde üç yılı aşkın süredir Prof. Dr. Göksel Altınışık Ergur tarafından tele-tıp yöntemi uygulanmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız, Prof. Dr. Göksel Altınışık Ergur tarafından 2019 yılı Şubat-Mart-Nisan ayında yüz yüze yapılan hasta-hekim görüşmelerinin verileri ile 2021 yılı Şubat-Mart-Nisan ayında yapılan tele-tıp hekim görüşmelerinin verilerini karşılaştırmaktır. Çalışmaya 365'i tele-tıp yöntemi ile, 465'i geleneksel yöntem ile görüşülen toplam 830 hasta dâhil edildi. Hastaların dosyalarından tele-tıp hasta grubu için hastanın demografik bilgileri, sosyoekonomik özellikleri, bu görüşme yöntemi hakkında bilgi sahibi olma ve görüşmeyi gerçekleştirme yolları, hastalık bilgileri, daha önce yüz yüze görüşme yapıp yapmadığı, muayene gerekliliği, tetkik gerekliliği, ön-tanı ve tanı uyumu, tedavi planının yapılma şekli, sonuçlandırma durumu, kontrol muayeneye gelme durumu ele alındı. Geleneksel görüşme grubu için hastanın demografik bilgileri, sosyoekonomik özellikleri, hastalık bilgileri, tetkik sonuçlarının değerlendirilme zamanı ve şekli, ön-tanı ve tanı uyumu, tedavi planının yapılma şekli, sonuçlandırma durumu, kontrol muayeneye gelme durumu, izlem süreleri ele alındı. Tele-tıp ile yüz yüze yapılan hasta hekim görüşmelerinin dağılım ve özellikleri tanımlanıp karşılaştırıldı. Gruplara göre dağılımda tele-tıp yöntemi ve geleneksel yöntem ile görüşülen hastalarda kadın ve erkek sayıları birbirine benzerdi (p=0,887). Tele-tıp yöntemi ile görüşülen hastaların yaşı geleneksel yöntem ile görüşülen hastaların ortalama yaşından anlamlı düzeyde küçüktü (p=0,0001). Tele-tıp grubunda 100 km üzerinde uzaklıktan gelen hasta oranının geleneksel yönteme göre daha fazla olduğu görüldü (p=0,0001). Hastalar meslek gruplarına göre değerlendirildiğinde, çalışma popülasyonunun tamamında, istatistiksel anlamlılık olmamakla birlikte, en çok emeklilerin olduğu görüldü (%24,2). Çalışmaya dâhil edilen hastaların büyük kısmında eşlik eden hastalık mevcuttu (%90,7). Geleneksel grupta komorbidite oranı %94,2 iken tele-tıp grubunda %86,3 bulundu (p=0,0001). Solunumsal hastalıklar açısından değerlendirildiğinde tele-tıp grubunda hastaların %58,4'ünde solunumsal hastalık mevcut iken, geleneksel grupta %48,6'sında mevcuttu. Hem tele-tıp hem de geleneksel grupta araştırıcının daha önceden takip ettiği hasta oranı ilk kez başvuranlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlaydı. Hasta görüşme süreleri incelendiğinde, tele-tıp görüşme süresi ortalama 14,67±7,07 dakika olarak saptandı. Tele-tıp grubundaki hastaların %37'sinde görüşme sırasında e-Nabız sisteminde kişisel sayfalarına girilerek sağlık verilerine bakılırken bu oran geleneksel yöntemle değerlendirilen grupta %18,3 olup istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktü (p=0,0001). Tele-tıp grubunda izlemde kalan hastaların ortanca değeri 18 (0-184) gün, geleneksel yöntemde izlemde kalan hastaların ortanca değeri 30 (0-303) gün bulundu (p=0,665). Çalışma popülasyonundaki bütün hastalar değerlendirildiğinde en sık olan astım tanısı %36,4 oranında görüldü. Her iki grup açısından incelendiğinde tele-tıp grubunda kontrole çağırılan hastaların %26'sının, geleneksel grupta kontrole çağırılan hastaların %39,4'ünün kontrole gelmediği saptandı (p=0,000). Tele-tıp grubunda mevcut tedaviye devam edilen hastaların oranı %38,6 iken geleneksel grupta daha fazla oranda mevcut tedaviye devam edilen hasta bulunmaktaydı (%53,8)(p=0,0000). Süreç sonundaki değerlendirmede tele-tıp grubundaki hastalardan %12,9'unun sonuçlanarak hekim tarafından takipten çıkarıldığı, geleneksel gruptaki hastaların ise %28,4'unun bu şekilde takibine son verildiği saptandı (p=0,000). En sık görülen hastalıklar olan astım, KOAH ve İAH özelinde daha ayrıntılı değerlendirme yapıldı. KOAH ve astım tanısı alan, geleneksel yöntem grubundaki hastaların araştırıcı hekime ilk başvuru oranı tele-tıp grubundan fazla iken, İAH tanılı hastaların ilk başvuru için tele-tıp ile görüşme başvurusu yapma oranı geleneksel yöntemdekinden yüksekti (p=0,000). Her üç hastalık grubunda da e-nabızdan hasta bilgilerine ulaşma tele-tıp yönteminde daha fazlaydı. Astım tanılı hastalarda geleneksel grupta kontrole gelmeme oranı (%37,6) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde tele-tıp grubundan daha (%12,8) yüksekti. Aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p=0,000). Yazında incelenebildiği kadarıyla ülkemizde tele-tıp ile geleneksel yüz yüze hasta değerlendirme verilerini karşılaştıran bu ilk çalışmada geleneksel yöntemle görüşülen hastalara büyük oranda benzer popülasyonda hasta grubu ile tele-tıp görüşmeleri yapıldığı görülmüştür. Köyde yaşama, uzak mesafe tele-tıp yönteminin kullanılmasına engel olmamıştır. Tele-tıp grubunda aktif çalışmaya devam eden hastaların, geleneksel grupta ise daha sıklıkla emeklilerin olması zaman açısından tele-tıp yönteminin avantajı ile ilişkilendirilmiştir. Geleneksel grupta göğüs hastalıkları polikliniğinde sıklıkla görülen astım, KOAH, İAH hasta grubu tele-tıp yöntemi ile de takip edilmiştir. Takip açısından her iki yöntem değerlendirildiğinde tele-tıp grubunda takipten çıkma oranı daha az olup takip ve tedavi sonuçları açısından da tele-tıp yöntemi ile geleneksel yöntemin benzer etkinliği olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, aynı hekimin farklı iki yöntemle değerlendirdiği ayaktan hastalarda hasta çeşitliliği ve sağlık hizmetinin niteliği konusunda birbirine üstünlük bulunmamıştır. Küresel salgının öncesi ve sonrası dönemleri içermesi nedeniyle koşullar farklı olsa da olağanüstü dönemlerde tele-tıp uygulamasının devreye sokulması uygunken, olağan koşullarda da hasta kontrolleri için tele-tıbbın bir seçenek olarak devam edebileceği sonucuna varılmıştır.