Uzmanlık Tezleri

Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11499/67669

Browse

Search Results

Now showing 1 - 10 of 254
  • Specialist Thesis
    Sevofluran ve propofol - fentanil anestezisinin streptozotosinle diyabetik otonom nöropati oluşturulan sıçanlarda asfiksi - resüsitasyon modelinde karşılaştırılması
    (Pamukkale Üniversitesi, 2011) Daldal, Hale; Tomatır, Erkan
    Diyabetik hastalarda perioperatif morbidite ve mortalite 2-3 kat daha fazladır. Diyabetik hastaların anestezisinde ek risk yaratan etmenler; kardiyovasküler sistemi etkileyen otonom nöropati, mide boşalmasını geciktiren gastroparezi ve entübasyonu güçleştiren eklem hareket kısıtlılığı olarak sıralanabilir. Diyabetik olgular hem kardiyovasküler komplikasyonlar hem de asfiksi yönünden yüksek risk taşıyan özel bir hasta grubu olmasına karşın, genel anestezi sırasında resüsitasyona yanıt açısından yapılmış herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada streptozotosinle diyabet ve otonom nöropati oluşturulan sıçanlarda asfiksiye bağlı dolaşım arresti ve resüsitasyona yanıt bakımından sevofluran anestezisi ile propofol-fentanil anestezisinin karşılaştırılması ve hangi yöntemin daha güvenli olabileceğinin belirlenmesi amaçlandı.Kurumsal Hayvan Deneyleri Etik Kurulu onayı alınarak 40 adet Sprague-Dawley cinsi sıçan rastgele 4 eşit gruba ayrıldı. Gruplar; sevofluran kontrol (Grup SK), propofol?fentanil kontrol (Grup PFK), sevofluran diyabetik (Grup SD) ve propofol?fentanil diyabetik (Grup PFD) olarak tanımlandı. Sıçanlarda diyabet oluşturmak için 60 mg/kg streptozotosin, 0,5 ml fosfat tampon çözeltisi içinde intraperitoneal verildi; 0, 3, 10. günlerde ve 6. hafta sonunda kan glukozu ölçülerek diyabet oldukları belirlendi. 6. hafta sonunda EKG kayıtları ile düzeltilmiş QT intervalleri hesaplanarak otonom nöropati geliştiği gösterildi. Daha sonra sevofluran (O2-hava karışımı içinde %2) ile inhalasyon anestezisi ya da propofol (15 mg/kg/sa) ve fentanil (25 µg/kg/sa) ile intravenöz anestezi altında asfiksi-resüsitasyon modeli uygulanarak dolaşım arresti gelişme süreleri ve resüsitasyona yanıtları kaydedildi.Asfiksiye bağlı dolaşım arresti gelişme süresinin diyabetik gruplarda (Grup SD: 221,6±21,2 sn, Grup PFD: 199,6±21 sn) kontrol gruplarından (Grup SK: 401,1±11,5 sn, Grup PFK: 315,2±36,1 sn); intravenöz anestezi verilen gruplarda (Grup PFK, Grup PFD) da inhalasyon anestezisi verilen gruplardan (Grup SK, Grup SD) daha kısa olduğu saptandı (sırasıyla p<0,0001, p<0,05). Ayrıca intravenöz anestezi ile resüsitasyona yanıt verme süresi daha uzun (Grup PFK'de 173,3±100,8 sn ve Grup PFD'de 267,5±10,7 sn'ye karşılık Grup SK'de 62,6±59,6 sn, Grup SD'de 107,6±62,3 sn) (p<0,05) ve sağkalım oranı da daha düşük (Grup PFK'de %60 ve Grup PFD'de %20'ye karşılık Grup SK'de %100, Grup SD'de %70) (p<0,05) bulundu.Sonuç olarak; otonom nöropati gelişmiş diyabetik olguların genel anestezisi sırasında asfiksiye bağlı kardiyak arrest gelişme riski ve resüsitasyona yanıt bakımından sevofluran ile inhalasyon anestezisi yönteminin, propofol-fentanil ile intravenöz anestezi yöntemine göre daha güvenli olduğu kanısına varıldı.
  • Specialist Thesis
    Desferoksamin ve N-asetil sisteinin; nekrotizan enterokolit oluşturulmuş ratlarda histopatolojiye, oksidatif stres ve apopitoza etkileri
    (Pamukkale Üniversitesi, 2010) Bağcı, Şenol; Büke, Akıle Sarıoğlu-
    Nekrotizan enterokolit (NEK), patogenezi tam bilinmeyen, prematürelerin acil gastrointestinal bir hastalığıdır. Formula ile beslenme, bakteriyel kolonizasyon, hipoksi ve intestinal iskemi NEK için risk faktörleridir. Deneysel çalışmalarda hipoksi ve intestinal iskeminin NEK'te kritik başlangıç faktör olduğu belirtilmektedir. Bu çalışmada, yenidoğan ratlarda hipoksi/reoksijenizasyon (H/RO) yöntemiyle oluşturulan intestinal hasarda desferoksaminin (DFX) ve N-asetil sisteinin (NAC), histopatolojik, biyokimyasal ve apopitoza etkileri araştırıldı.Bir günlük, 50 adet Wistar albino cinsi rat yavruları randomize olarak kontrol, NEK, NEK+NAC, NEK+DFX ve NEK+NAC+DFX olarak beş gruba ayrıldı. Kontrol grubu dışındaki rat yavruları 24. saatte hava geçirmez kapalı bir ortamda 10 dakika süreyle %100 CO2 solutularak hipoksiye sokuldu; hemen ardından 10 dakika süreyle %100 O2 solutularak reoksijenizasyon uygulandı. H/RO'dan sonra üç gün süreyle NAC (20 mg/kg) ve DFX (20 mg/kg) subkutan olarak uygulandı. Kontrol ve NEK gruplarına ilaç uygulanmadı. Anne sütüyle beslenen yavru ratlar günlük tartıldı. Dördüncü günde (96. saat) tüm ratlar servikal dislokasyonla dekapite edildi. Terminal ileumdan alınan barsak doku örneklerinde histopatolojik hasar skoru (HHS), apopitoz, malonildialdehit (MDA), nitrik oksit (NO), süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) aktiviteleri araştırıldı.Grupların vücut ağırlığı bakımından istatistiksel farklılık saptanmadı. En ağır hasarın NEK grubunda olduğu, NAC, DFX ve NAC+ DFX'in histopatolojik hasar skorunu belirgin azalttığı saptandı ( p<0.05). Ayrıca MDA düzeyi en yüksek NEK grubunda olduğu tedavi gruplarından DFX ve NAC+DFX grubunda anlamlı olarak azaldığı saptandı. (p<0.05). NO düzeyinin en yüksek NEK grubunda olduğu NAC, DFX, NAC+DFX grubunda anlamlı olarak azaldığı saptandı (p<0.05). CAT aktivitesi NEK grubunda en düşük NAC, DFX, NAC+DFX grubunda anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı (p<0.05). SOD aktivitesi NEK grubunda düşük bulundu. Kontrol grubu ve NAC+DFX ile istatistiksel anlamlılık saptandı. Apopitoz NEK grubunda yüksek ve tedavi NAC, DFX ve NAC+DFX grubunda düşük bulundu.Sonuç olarak, yenidoğan ratlarda H/R yöntemiyle oluşturulan barsak hasarında NAC ve DFX'in histopatolojik hasarı her ikisinin tek tek kullanımında ve birlikte kullanımında azaldığı tesbit edildi. MDA ve NO düzeylerini azalttığı, antioksidan enzimlerden CAT ve SOD'u artırdığı ve apopitozu azalttığı gösterildi.
  • Specialist Thesis
    Benign ürotelyum ile düşük ve yüksek dereceli invaziv/non-invaziv ürotelyal karsinomlarda IMP3 ekspresyon profilinin belirlenmesi, tümör evresi ve diferansiyasyon derecesi ile korelasyonun saptanması
    (Pamukkale Üniversitesi, 2010) Özdemir, Nihal Özkalay; Türk, Nilay Şen
    Ürotelyal karsinom mesanede en sık görülen kanser tipi olup, malign mesane tümörlerinin yaklaşık %95'ini oluşturur. Mesane tümörlerinin prognozunu ve tedavi şemasını belirlemede en önemli iki etken histolojik evre ve derecedir. Bununla birlikte, aynı evre tümörlerin biyolojik davranışları anlamlı derecede farklı olabilmektedir. Ürotelyal karsinomla ilgili çalışmalarda kullanılan belirteçlerin hiçbirisi, klinik uygulamaya geçirilememiştir. IMP3, insülin-like growth factor (IGF)-II m-RNA bağlayıcı protein ailesine ait bir onkofetal proteindir. Mesane de dahil çeşitli organlarda yapılan birçok çalışmada IMP3, agresif tümörlerle ilişkili bulunmuştur.Bu çalışmada 91 hastaya ait benign ürotelyum (20 olgu), düşük dereceli invaziv (17 olgu) / non-invaziv (20 olgu) ürotelyal karsinom ve yüksek dereceli invaziv (20 olgu) / non-invaziv (14 olgu) ürotelyal karsinom tanısı almış olgular immünohistokimyasal olarak IMP3 ekspresyonu açısından değerlendirildi. Benign ürotelyum, düşük dereceli non-invaziv ürotelyal karsinom ve yüksek dereceli non-invaziv ürotelyal karsinom tanısı almış olgularda IMP3 ekspresyonu saptanmadı. Düşük dereceli invaziv ürotelyal karsinom olgularının %11,76'sında, yüksek dereceli invaziv ürotelyal karsinom olgularının %55'inde IMP3 ekspresyonu saptandı. Bu verilere göre ?2 testi ile yapılan istatistiksel analizde, invaziv tümörler ile IMP3 ekspresyonu arasında anlamlı ilişki saptandı (p<0.000).Bulgularımız, literatür ile benzer şekilde olup, IMP3 ekspresyonunun ürotelyal karsinomlarda agresif tümör davranışı ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir.
  • Specialist Thesis
    Yoğun bakım hastalarında enteral ve parenteral yollar ile uygulanan glutaminin mortalite ve morbiditeye etkisi
    (Pamukkale Üniversitesi, 2011) Beder, Bayram; Sungurtekin, Hülya
    Yoğun bakım ünitesi hastalarında beslenme, morbidite ve mortaliteyi etkilemektedir. Beslenme ürünleriyle ilgili yapılan çalışmalar bağışıklık sistemini güçlendiren moleküllere yönelmiştir. Glutamin desteği genel olarak kabul görmesine karşın uygulama yoluyla ilgili tartışmalar artmıştır. Çalışmamızda, yoğun bakıma kabul edilen hastalarda farklı yollardan uygulanan glutaminli beslenmenin, yoğun bakım morbidite ve mortalitesine etkisini araştırmayı amaçladık.Bu prospektif randomize çalışma, Pamukkale Üniversitesi Eğitim Araştırma ve Uygulama Hastanesi Anestezi Yoğun Bakım Ünitesinde 01.07.2010?01.12.2010 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. En az 5 gün YBÜ'nde yatacak, 18-80 yaşları arasında 45 hasta dahil edilmiştir. Hastalar üç gruba ayrılarak, enerji gereksinimleri hesaplanıp standart enteral beslenme ürünü verilmiştir. İlave olarak 0,5 g.kg-1gün-1 glutamin olacak şekilde, Grup I'e intravenöz, Grup II'ye enteral ve Grup III'e kombine enteral ve intravenöz glutamin uygulanmıştır. Yoğun bakıma kabulde ve 5. gün olmak üzere 2 kez biyokimyasal analiz için kan örnekleri alınmıştır. Trakeal aspirat, idrar, kan ve yara yerinden örnekler alınarak antibiyogramları yapılmış ve hastaların yoğun bakımda yatış ile mekanik ventilasyonda kalma süreleri ve taburculuk durumu kaydedilmiştir.Bulgular sonucunda; Grup II'de YBÜ yatış ve mekanik ventilasyon sürelerinin daha uzun olduğu; 1. ve 5. gün total kolesterol, aPTT, total protein, albumin, WBC, SED, ALT, AST, CRP'nin gruplararasında ve gruplar içinde farklı olmadığı; 1. ve 5. gün Htc ve Hb değerlerinde gruplararasında fark olmadığı ancak 5. gündeki düşüşlerin her üç grupta da istatistiksel olarak anlamlı olduğu; 5 günlük takipte ortalama kan glikoz değerlerinde 1. gün dışında gruplar arasında istatistiksel farklılık bulunmadığı, 1. gün Grup I'de anlamlı olarak düşük olduğu; Grup II'de ortalama insülin gereksiniminin Grup I'e oranla istatistiksel olarak daha fazla olduğu, ortalama insülin gereksinimi sıklığının Grup II>Grup III>Grup I şeklinde sıralandığı; toplam infeksiyonların Grup I'de %15,6, Grup III'te %26,6, Grup II'de %33,3 geliştiği, sıklık sırasına göre solunumsal, kan ve üriner infeksiyon olduğu; infeksiyon açısından gruplararası istatistiksel bir fark olmadığı; mortalite açısından gruplar arasında istatistiksel anlamlı bir fark oluşmadığı gösterilmiştir.Çalışmamızda, enteral glutaminin daha uzun yoğun bakımda yatış ve mekanik ventilasyon süresine yol açtığı ve insülin gereksinimi ve infeksiyon sıklığı açısından parenteral ve kombine enteral+parenteral glutaminin bulguları daha olumlu etkilediği kanısına ulaştık.
  • Specialist Thesis
    Kemik defektlerine uygulanan tip ı kollajenin osteogeneze spesifik genlere etkisi ve histopatolojik incelenmesi
    (Pamukkale Üniversitesi, 2010) Yiğiter, Özgür; Demirkan, Fahir
    Günümüzde Ortopedi ve Travmatoloji kliniklerinin başlıca uğraş konularından birisi kemik defektlerinin tedavisi oluşturmaktadır. Bu amaçla pek çok materyal ve tedavi metodu araştırılmış ve araştırılmaya devam etmektedir. Biz de çalışmamızda kemikte ana kollajen olan tip I kollajenin kemik defektlerine ve osteogeneze spesifik genlere olan etkisini rat kemik defekti modelinde araştırdık.Bu amaçla çalışma 56 adet Spraque dawley tipi dişi rat üzerinde yapıldı. Ratların sağ femur şaftının ½ orta medial bölgesinde yaklaşık 2 mm.'lik defek oluşturuldu. Ratlar eşit miktarda olacak şekilde 2 gruba ayrıdı. Deney grubunun defektli bölgesine rat kaynaklı tip I kollajen uygulandı ve kontrol grubunda ise defekt oluşturulan bölge boş bırakıldı.Her gruptan 7 adet rattan cerrahi sonrası 1. saatte, 1. haftada, 3. haftada ve 6. haftada sakrifiye edilmeden önce intrakardiyak olarak 1 cc kan alındı. Ratların femurları histopatolojik inceleme için bütün olarak çıkartıldı. Histopatolojik değerlendirmede Huo sınıflaması, inflamasyon, konnektif doku gelişimi, osteogenez ve yabancı cisim reaksiyonu değerlendirildi. Sadece 1. haftada Huo sınıflamasına göre deney grubunda anlamlı değişiklik tespit edildi (p=0,027). Diğer parametreler ve diğer haftalarda histopatolojik olarak anlamlı değişiklikler saptanmadı.Alınan kanlardan cDNA izolasyonu sonrası mikroarray yöntemi ile 42 adet osteogeneze spesifik gen değerlendirildi. 1. saatte deney grubunda BMP-1, BMP-2, BMP-3, BMP-4, BMP-5, BMP-6, BMP-7, TGF-ßRII, Smad-1, IL-6, BMPR-IA, BMPR-IB, Eng, BMPR-II, c-fos, Cdkn1a, Chrd, Gdf-5, Id-1, PDGF-ß, IGF-1, Serpine-1, TGF-ßRI gen ekspresyonlarında anlamlı artış saptandı. 1. haftadaki karşılaştırmada hiçbir gende anlamlı değişiklik saptanmadı. 3. haftadaki incelemede deney grubunda kontrol grubuna göre BMP-7, BMPR-IA, c-fos genlerinde anlamlı azalma saptandı. 6. haftada yapılan incelemede sadece IGFBP-3 geninde deney grubunda azalma mevcuttu.Bu sonuçlar neticesinde tip I kollajen kemik defektlerini tedavisinde erken dönemde inflamatuvar sitokinler ve BMP gen ekspresyonlarında artış ile etkili olmaktadır. Fakat uzun dönemde (6. haftada) kemik defektlerinin iyileşmesi üzerine etkisi deney grubundan farklı değildir.
  • Specialist Thesis
    Denizli'deki ilköğretim çağı çocuklarda gündüz idrar kaçırma prevalansı ve ilişkili risk faktörleri
    (Pamukkale Üniversitesi, 2011) Bolat, Deniz; Turan, Tahir
    Gündüz idrar kaçırma (aynı zamanda diürnal enürezis) `'Diagnostic and Statistical Manual for Mental Disorders, Fourth Edition (DSM-IV)'' te 5 yaş üzeri çocuklarda konjenital ya da kazanılmış bir santral sinir sistemi hasarı olmadan bir haftada en az iki kez gün boyunca istemsiz idrar kaçırma olarak tanımlanmıştır (1).Gündüz idrar kaçırma çocuklardaki en sık ürolojik sorunlardan biridir. Biz bu çalışmada Denizli'deki ilköğretim çağındaki çocuklarda gündüz idrar kaçırma (GİK) prevalansını belirledik. Aynı zamanda bu sorunla ilişkili risk faktörlerini ve gündüz ıslatması olan çocukların yaşam kalitelerini araştırdık.Toplamda Denizli il merkezinden 8, ilçelerinden 6 ilköğretim okulu randomize olarak seçildi. Sosyodemografik ve sosyoekonomik özelliklerle, hastalık öyküsü ile, tuvalet alışkanlıkları ve yaşam kalitesi ile ilgili 42 maddeyi içeren, kendi hazırladığımız sorgulama formu yaşları 7-14 arasında olan 2353 çocuğun ebeveynlerine ulaştırıldı. Geçmişte ya da mevcut nörolojik ya da ürolojik hastalığı olan çocuklar araştırma dışı bırakıldılar. GİK, araştırmadan önce 6 ay içerisinde, gece idrar kaçırmanın eşlik etsin ya da etmesin, ayda 1 kereden daha sık, istemsiz herhangi bir idrar kaçırmanın olması olarak tanımlandı.Toplam katılım hızı %91,9'du (1037 erkek, 1137 kız). GİK toplam prevalansı %8,1 olmakla birlikte ilerleyen yaşla beraber düşme eğilimindeydi ve cinsiyetler arasında fark yoktu (%9,5 erkeklerde, %7,2 kızlarda, p>0,05). Monosemptomatik enürezis nokturna prevalansı %14,1'di (%17,2 erkeklerde, %11,3 kızlarda, p<0,05) ve yaşla ters orantılıydı.Gece ıslatması, gündüz idrar sıklığı, üriner sistem enfeksiyonu öyküsü, seyrek barsak alışkanlıkları ve defekasyon güçlükleri, idrar yaparken ıkınma, idrar yaparken ağrı, kesik kesik işeme, sıkışma ve çömelme GİK ile önemli ölçüde ilişkiliydi (p<0,05).Kırsal kesimde yaşama, düşük okul başarısı, evdeki çocuk sayısı GİK ile önemli ölçüde ilişkiliydi (p<0,05). Fakat doğum zamanı ve doğum ağırlığının GİK ile ilişkisi yoktu (p>0,05). Ailenin sağlık güvencesi ile, ebeveynlerin eğitim seviyesi ile, babanın iş durumu ile ve ailenin aylık geliri ile GİK arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki vardı (p<0,05).Araştırmamızın sonucunda GİK'in çocuğun yaşam kalitesi üzerine olumsuz etkisi olduğunu belirledik (p<0,05).Bizim araştırmamızdaki GİK prevalansı literatürde daha önce bildirilen prevalans oranlarından çok farklı değildi. GİK ile çocuğun tuvalet alışkanlıkları ve üriner sistem enfeksiyonu öyküsü ile çocuğun ve ailenin sosyodemografik ve sosyoekonomik özellikleri arasında ilişki vardı. Bu nedenle gündüz idrar kaçırması olan bir çocuk değerlendirilirken bu risk faktörleri göz önünde bulundurulmalıdır.
  • Specialist Thesis
    Diyabetik retinopatili hastalarda oküler yüzey sağlığı ve kuru göz
    (Pamukkale Üniversitesi, 2010) Uyanık, Filiz Yaldızkaya; Yaylalı, Volkan
    Çalışmamızda diyabetik retinopatili hastalarda oküler yüzey sağlığının değerlendirilmesi ve kuru gözün araştırılması amaçlandı.Çalışmaya diyabeti olan 60 hasta ve 20 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Çalışma grubunu oluşturan diyabetik hastalar, diyabetin evresine göre diyabetik retinopati (DRP) bulunmayan, non-proliferatif diyabetik retinopati (NPDR) ve proliferatif diyabetik retinopati (PDR) bulunanlar olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Çalışma ve kontrol grubu, Schirmer test skoru, gözyaşı kırılma zamanı değerleri, floreseinle korneal boyanma, lissamin yeşiliyle konjonktival boyanma evreleri, impresyon sitolojisi yöntemiyle bakılan goblet hücre yoğunluğu ve metaplazi skorları açısından kıyaslandı. Ek olarak diyabetik retinopatinin evresi ile kuru göz arasındaki ilişki araştırıldı.Çalışma grubunun %40'ında kuru göz semptomu, %25'inde düşük Schirmer skoru (<5mm/5dk), %73'ünde düşük gözyaşı kırılma zamanı (<10 sn) saptandı. Schirmer 1 skoru çalışma grubunda 9.35±4.1SD, kontrol grubunda 14.45±1.8SD; GKZ çalışma grubunda 7.10±2.8 sn, kontrol grubunda ise 9.80±2.1 bulundu. Keratoepitelyopati oranı çalışma grubunda % 19.5, kontrol grubunda ise %5 bulundu.Diyabetik retinopati evresi ile kuru göz şiddeti schirmer 1 skoru, GKZ, fluoresceinle korneal boyanma, lissaminle konjonktival boyanma, konjonktival goblet hücre sayısı bakımından karşılaştırıldığında kontrol grubu ile diyabetik retinopati bulunmayan hasta grubu arasında fark saptanmazken kontrol grubu ile NPDR ile PDR bulunan hastalar arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulundu.Sonuç olarak NPDR ve PDR'si gelişmiş olan uzun süreli DM'lu olgularda gözyaşı fonksiyon bozuklukları ve oküler yüzey değişiklikleri ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle DM'lu hastaların göz muayeneleri gözdibi ile sınırlı kalmayıp oküler yüzey ve gözyaşı değerlendirilmesini de içermelidir.
  • Specialist Thesis
    5 yılllık radikal prostatektomi serimizin post-operatif komplikasyon ve yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi
    (Pamukkale Üniversitesi, 2011) Toktaş, Cihan; Acar, İsmail Cenk
    Çalışmamızın amacı kliniğimizde son 5 yılda yapılan radikal prostatektomi ameliyatlarının hastaların genel sağlık durumları, erektil fonksiyonları, kontinans durumları ve mental durumlarını değerlendirmek ayrıca hastaların demografik özellikleri ile post-operastif takiplerini retrospektif olarak değerlendirmektir. Bu değerlendirmeler sonucunda kliniğimizde yapılan radikal prostatektomi ameliyatlarının yıllar içinde teknik ve sonuçlar açısından değişimi saptanacak ayrıca önümüzdeki yıllarda bu ameliyatın önerileceği hasta grubuna sunulabilecek somut verilere ulaşılabilecektir.Çalışmaya Pamukkale Üniversitesi Tıbbi Etik kuruldan alınan izinle toplam 67 hasta dahil edildi. Hastalar telefonla aranarak hastaneye çağrıldı. Hastalara genel sağlık durumu, IIEF, ICIQ ve MMT sorgu formları uygulandı. Ayrıca hastalara operasyona karar aşamasındaki tutumları, tedavi memnuniyetleri ve aynı tedaviyi tekrar kabul edip etmeyecekleri soruldu. Ardından hastaların operasyon ve operasyon sonrası takip bilgileri hastane hasta takip sisteminden kaydedildi.Çalışma kliniğimizin son 2 yılda radikal prostatektomi sayısında artış olduğu ayrıca vaka sayısında artışla birlikte hastaların hastanede kalış sürelerinin ve darlık nedeniyle ek girişim riskinin azaldığı saptanmıştır.Çalışmamızdan elde edilen veriler mevcut literatür ile uyumlu saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: Radikal prostatektomi, yaşam kalitesi, komplikasyon.
  • Specialist Thesis
    Vitiligoda klinik özellikler ve kontakt duyarlılık
    (Pamukkale Üniversitesi, 2005) Evliyaoğlu, Deniz; Erdoğan, Berna Şanlı
    Vitiligo, melanosit kaybı sonucu gelişen süt beyazı renginde keskin sınırlımaküllerle karakterize kazanılmış, sık görülen bir hastalıktır.AKD sık görülen bir dermatoz olup, tip IV aşırı duyarlılık reaksiyonusonucu oluşur. Yama testi nedenini bulmak için uygulanan bir yöntemdir.Gecikmiş tip aşırı duyarlılık reaksiyonu T hücreleri tarafından meydana gelir.T hücreleri her iki hastalığın da (vitiligo ve AKD) patogenezinde roloynar. Vitiligo hastalarında çevresel irritanların ve Koebner'in de etkisidüşünülecek olursa, her iki hastalık arasında muhtemel bir ilişki sorgulanabilir.Çalışmamızda diğer önemli bir nokta da, vitiligo ile kimyasal lökodermaarasındaki klinik ve histolojik benzerlik ve kimyasalların vitiligodaki muhtemelrolüdür.Bu verilere dayanarak 42'si kadın, 28'i erkek toplam 70 vitiligo hastasınave 43'ü kadın, 31'i erkek toplam 74 kontrol grup hastasında `Avrupa standartserisi' kullanılarak kontakt duyarlılık oranları karşılaştırıldı. Verilerin istatistikseldeğerlendirilmesi için t- test ve Ki-kare testleri kullanıldı. Vitiligolu hastalarda birallerjene karşı pozitiflik %11,4 bulunurken, kontrol grubunda %17,6 olarakbulundu, vaka-kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel açıdan anlamlı değildi.Nikel her iki grupta da en sık karşılaşılan allerjendi. Tüm test pozitif olan vakalarkadın olup, kontrol grubunda pozitivite yalnız bir erkekte izlendi.Klinik tipler arasında fokal tip en sık olup, test pozitivite ile klinik tiplerarasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. Segmental gruptaki hastalarda literatürbilgisiyle paralel olarak aile öyküsü ve Koebner pozitifliği yoktu.Koebner, lökotrişi ve mukozal tutulum klinik özellikleri ile hastalıkaktivasyonu arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı.Bizim çalışmamızın çıkış noktası, AKD, kimyasal lökoderma ve Koebneretkisiydi. Bunlar arasında anlamlı bir ilişki bulamasak da vitiligo içingeliştirilecek olan yeni standart bir yama testinin çevresel tetikleyici ajanıbulmada yardımcı olabileceği sonucuna varabiliriz.
  • Specialist Thesis
    Ele gelmeyem meme kitlelerinde tel ile işaretleme yöntemi: PAÜTF deneyimi
    (Pamukkale Üniversitesi, 2009) Atalay, Ali Özgür; Erdem, Ergün
    Meme kanseri tüm kadınlarda görülen kanserlerin %30'unu oluşturmakta olup, kansere bağlı ölümlerin %20'sinden sorumludur. Görüntüleme yöntemleriyle saptanan lezyonların histopatolojik tanısı için biyopsi yapmak şarttır. En sık kullanılan yöntemlerden biri de tel ile işaretleme biyopsisidir.Bu çalışmada Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda 2006-2008 yılları arasında, görüntüleme yöntemiyle saptanan ancak fizik muayenede ele gelmeyen lezyonu olan veya mikrokalsifikasyon saptanan 47 hastada tel ile işaretleme yöntemiyle yapılan meme biyopsilerinin sonuçlarının değerlendirilmesi ve ilk deneyimlerimizin analizini ortaya çıkarmayı amaçladık.Tel ile işaretleme yöntemiyle kanser saptama oranını %27,7 olarak saptadık. Tespit edilen en sık mamografik bulgu mikrokalsifikasyonlardı (%47,7). Histopatolojik sonuçları malign gelen hastaların %14,3'ü BI-RADS III, %36,8 BI-RADS IV, %75'i BI-RADS V sınıfındaydı. Malignite saptanan hastaların %53,8'i Evre I ve II meme kanseriydi. Görülen en sık komplikasyon %8,5 oranıyla vazovagal semptomlardı.Sonuç olarak bu çalışma, hastalarımızın çoğunun rutin kontrol hastası olması, her yaş grubundan olması ve saptanan malignitelerin büyük oranda erken evre ya da duktal karsinoma insitu olması nedeniyle meme kanseri açısından taramayla birlikte toplumun doğru bir şekilde bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesinin önemini ve yaş grubuna bakılmaksızın endikasyon olduğu düşünülen bütün hastalarda tel ile işaretleme yönteminin uygulanması gerektiğini ve başarıyla uygulanabileceğini ortaya koymaktadır.