Uzmanlık Tezleri
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11499/67669
Browse
32 results
Search Results
Specialist Thesis Servikal HPV enfeksiyonu olan hastalarda HPV viral yükü ve klinik parametreler arasındaki ilişki(2026) Nalbant, Gülten Nilda; Kaleli, Mehmet BabürServikal HPV Enfeksiyonu Olan Hastalarda HPV Viral Yükü ile Klinik Parametreler Arasındaki İlişki Dr. Gülten Nilda NALBANT Human papillomavirüs (HPV), dünya genelinde en yaygın cinsel yolla bulaşan enfeksiyon olup özellikle yüksek riskli HPV tiplerinin persiste olması, servikal intraepitelyal neoplazi ve servikal kanser gelişiminde temel belirleyicidir. Son yıllarda HPV viral yükünün enfeksiyonun biyolojik davranışını yansıtabileceği ve prekanseröz lezyonların öngörülmesinde kullanılabilecek potansiyel bir belirteç olabileceği ileri sürülmüş olsa da, literatürdeki bulgular arasında belirgin tutarsızlıklar mevcuttur. Bu çalışma, servikal HPV enfeksiyonu olan hastalarda HPV viral yükü ile klinik ve demografik parametreler arasındaki ilişkinin damlacık dijital PCR (ddPCR) yöntemi kullanılarak değerlendirilmesini amaçlamıştır. Çalışmaya HPV 16 ve/veya HPV 18 pozitifliği saptanan toplam 97 hasta dahil edilmiştir. Viral yükler ddPCR yöntemi ile mikrolitre başına kopya sayısı şeklinde nicel olarak belirlenmiş, ayrıca HPV genotip dağılımı ve koenfeksiyon varlığı değerlendirilmiştir. HPV 16 en sık görülen genotip olup HPV 18 pozitif olgularda koenfeksiyon oranları anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur. Patolojik değerlendirmesi tamamlanan 86 hastanın %23,3'ünde HSIL tespit edilmiş, ancak HPV viral yükü ile HSIL varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Yaş, sigara kullanımı ve birden fazla cinsel partner öyküsü gibi bilinen risk faktörlerinin de viral yük düzeyleri üzerinde anlamlı etkisinin olmadığı görülmüştür. Elde edilen bulgular, tek zamanlı viral yük ölçümünün servikal lezyon şiddetini öngörmede sınırlı bir değere sahip olduğunu ve viral yükün biyolojik, immünolojik ve moleküler mekanizmalarla şekillenen çok boyutlu bir parametre olduğunu göstermektedir. ddPCR yöntemi düşük kopya sayılarının güvenilir biçimde ölçülmesini sağlayarak viral yük değerlendirmesinde önemli bir teknik üstünlük sunmaktadır. Viral yükün klinik kullanımına yönelik daha güçlü kanıtlar elde edilebilmesi için geniş örneklemli ve uzunlamasına tasarlanmış çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: HPV, viral yük, damlacık dijital PCR, ddPCR, servikal intraepitelyal neoplazi, HSIL, servikal enfeksiyon, risk faktörleriSpecialist Thesis Investigation of Netrin-1 Levels in Maternal and Cord Blood in Preeclampsia and Their Relationship with Vitamin-d, Vitamin B12, Folic Acid(2022) Demirci, Gülşah Çetindarı; Gök, Soner; Avcı, EsinObjective: In this study, we aimed to examine maternal and cord serum netrin-1 levels in pregnant deliveries with preeclampsia and to investigate the relationship between the results of our examination and maternal vitamin D, vitamin B12 and folic acid. Materials and Methods: Thirty pregnant patients with preeclampsia who were diagnosed with preeclampsia according to the ACOG diagnostic criteria, and 24 healthy pregnant women without preeclampsia, who applied to Pamukkale University Faculty of Medicine, Gynecology and Obstetrics Clinic between July 2021 and April 2022, were formed. 24-hour urine was collected to detect proteinuria. In the prenatal patient and control groups, after 12 hours of fasting, 2 tubes of blood were taken, one of which was studied for vitamin D, vitamin B12 and folic acid, and the other maternal netrin-1 was kept for study. After delivery, 5 cc of blood was taken from the umbilical cord. Patient and control group data were recorded. After obtaining the Netrin-1 elisa kits, the blood was studied appropriately. The data were analyzed with the SPSS package program. Results: As a result of our study, the control group in the comparison of the patient group and the control group; There was no significant difference between maternal netrin-1(p:0485) and umbilical cord netrin-1(p:0.832) was not done. Conclusion: No significant difference was observed between netrin-1, vitamin D, vitamin B12 and folic acid between patients with preeclampsia and control group, and a relationship could not be established. Due to the patient limitation in the study, adequate results may not have been achieved, further studies are needed in a larger patient population. Keywords: netrin-1, preeclampsiaSpecialist Thesis Evaluation of Netrin-1 and Netrin-4 Expression in Human Normal Endometrium and Endometrial Adenocarcinoma Cell Lines(2022) Karaman, Ertan; Çabuş, ÜmitNetrin ailesi, semaforinler, yarıklar ve efrinler gibi protein aileleri ile birlikte nöronal rehberlik ipuçlarını oluşturan yüksek oranda korunmuş bir protein sınıfıdır. Tüm netrinler, laminin süper ailesinin üyeleridir. Netrinlerin birçok sistemde eksprese edildiği ve doku morfogenezi, anjiyogenez, lenfanjiyogenez, tümör gelişimi, hücre göçü, invazyon ve adhezyon, apoptoz ve inflamasyonun düzenlenmesinde görev aldığı gösterilmiştir. Bu özellikleri nedeniyle netrinler çeşitli maligniteler üzerinde araştırmalara konu olmuş ve netrin protein ailesinin bazı kanserlerin gelişiminde hayati rol oynadığını bulunmuştur. Endometrium kanseri en sık görülen jinekolojik malignitedir. Sağ kalım genellikle hastalığın evresi ve histolojisine ile belirlenir. Endometrium kanserlerinde evreleme cerrahi olarak yapılır. Yüksek riskli grubundaki hastalarda ise adjuvan radyoterapi endikedir. İleri evre endometrium kanseri için kemoterapi uygulamaları ilave tedavi seçeneklerinden biridir. Tüm kanser türlerinde olduğu gibi endometrium kanserinde de patofizyolojide etken rol oynayan basamakları araştırmak ve hastalığın önceden tespit edilmesine yönelik çalışmalar günümüzde temel amaç haline gelmiştir. Biz de çalışmamızda insan normal endometriumu ile endometrium adenokarsinomunda netrin-1 ve netrin-4 düzeylerinin ve reseptörlerinin ekspresyon farkını değerlendirirerek endometrium kanserinin patofizyolojisine yönelik veriler elde etmeyi amaçladık. Bu amaçla reprodüktif dönemdeki kadın hastadan, endometrial biyopsi yöntemiyle alınan ve herhangi patoloji saptanmayan fonksiyonel taze endometrium dokusu kullanılmıştır. Ayrıca iki farklı insan endometriyum kanseri (Hec1B ve Ishikawa) hücre hattı kullanılmıştır. Gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu çalışması ile netrin-1, netrin-4 ve UNC5B genlerinin Ishikawa ve Hec1B hücre hatları ile doku örneğindeki ekspresyonları araştırılmıştır. Gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu sonuçlarına göre; netrin-4 geninin Ishikawa hücre hattına göre Hec1B hücre hattında 5,64 kat fazla (p<0.0001, one-way ANOVA), doku örneğinin ise Ishikawa hücre hattına göre 1,43 kat fazla (p=0.03144, one-way ANOVA) eksprese olduğu tespit edilmiştir. UNC5B geninin Doku örneklerine göre Hec1B hücre hattında 3.64 kat fazla (p<0.05, Unpaired t-test) artış olduğu görülmüş ayrıca netrin-1 geninde ise doku örneklerinde Ishikawa hücre hattına göre 1.54 kat fazla (p<0.05, Unpaired t-test) artış saptanmıştır. Sonuç olarak, çalışmamızdan elde edilen bu veriler ışığında netrin-1'in östrojen ve progesteron reseptör bağımlı tip I endometrium kanser gelişiminde önleyici, netrin-4 ve UNC5B reseptörünün ise tip 2 endometrium kanseri gelişiminde proonkogen olarak rol oynadığını söyleyebiliriz. Anahtar kelimeler: Endometrial adenokarsinom, Netrin-1, Netrin-4, UNC5b, Hec1B, Ishikawa, OnkogenSpecialist Thesis Deneysel hipertiroidinin over dokusuna etkisi(2025) Atıcı, İbrahim; Gök, SonerAmaç: Tiroid hormonları, üreme fonksiyonlarının düzenlenmesinde önemli rol oynayan endokrin faktörlerdir. Bu çalışmada, deneysel olarak oluşturulan hipertiroidizmin sıçan ovaryum dokusu üzerindeki moleküler ve histolojik etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışmada her biri dokuz dişi sıçandan oluşan üç grup (kontrol, sham ve hipertiroidi) kullanıldı. Hipertiroidi, levotiroksin hormonunun yedi gün süreyle uygulanmasıyla oluşturuldu. Deney süresi sonunda sıçanlardan serum ve ovaryum dokuları alındı. Dokuda AMH, FSHR ve leptin düzeyleri ELISA yöntemiyle değerlendirildi. Ovaryum dokularında bu genlerin ekspresyon düzeyleri RT-qPCR yöntemiyle, protein düzeyleri ise ELISA yöntemiyle ile analiz edildi. Ayrıca, histolojik kesitlerde folikül sayımı yapıldı ve ovaryumların morfolojileri incelendi. Bulgular: Hipertiroidi grubunda ovaryum stromasında belirgin fibrozis ve tunika albuginea kalınlaşması gözlendi. Folikül sayısında azalma, özellikle preantral ve antral foliküllerde gerileme saptandı. Moleküler analizlerde AMH ve leptin gen ekspresyonlarının azaldığı, FSHR ekspresyonunun ise kontrol grubuna kıyasla arttığı belirlendi. Doku protein düzeyleri de gen ekspresyonlarıyla uyumlu bir dağılım gösterdi. Sonuç: Deneysel hipertiroidi, sıçan ovaryumunda morfolojik ve moleküler düzeyde belirgin değişikliklere yol açmaktadır. Tiroid hormonlarındaki artışın, folikülogenez ve over rezerviyle ilişkili faktörlerin ekspresyonunu bozarak fertilite üzerinde olumsuz etkiler oluşturabileceği gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Hipertiroidi, ovaryum, infertilite, folikülogenez, perioveryan adipoz dokuSpecialist Thesis Polikistik over sendromlu kadınlarda vücut kitle indeksi ve insülin direnci ile serum asprosin seviyelerinin ilişkisi(2025) Karagöz, Oğuzcan; Çabuş, ÜmitPolikistik Over Sendromu (PKOS), üreme çağındaki kadınlarda sık görülen, karmaşık ve multifaktöriyel bir endokrin bozukluktur. PKOS; anovulasyon, hiperandrojenizm, insülin direnci ve metabolik bozukluklarla karakterizedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, beyaz yağ dokusundan salgılanan yeni bir adipokin olan asprosin'in, glukoz metabolizması ve insülin direnci üzerindeki etkilerine dikkat çekilmektedir. Bu bağlamda, çalışmamızda PKOS tanılı kadınlarda serum asprosin düzeylerinin, vücut kitle indeksi (VKİ) ve insülin direnci ile olan ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmaya 112 PKOS hastası ve 40 sağlıklı kontrol birey dahil edilmiştir. PKOS tanısı Rotterdam kriterlerine göre konulmuş, bireyler VKİ (<25 kg/m² ve ≥25 kg/m²) ve insülin direnci (HOMA-IR ≥2,5) durumlarına göre 4 alt gruba ayrılmıştır. Tüm katılımcılardan açlık kan örnekleri alınarak biyokimyasal parametreler, hormon düzeyleri ve serum asprosin seviyeleri ölçülmüştür. Elde edilen bulgulara göre, PKOS grubunda serum asprosin düzeyleri, bel çevresi, LH/FSH oranı, total testosteron, serbest androjen indeksi (SAİ) ve düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) düzeyleri, kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca, serum asprosin düzeyi ile VKİ, insülin direnci ve androjenik parametreler arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. ROC eğrisi analizine göre, asprosinin PKOS'u ayırt etmede AUC değeri 0,844, kesme noktası 56,55 ng/mL, p<0,001 olarak hesaplanmıştır. Bu çalışmada, asprosin düzeylerinin PKOS'lu bireylerde, özellikle insülin direnci ve artmış vücut kitle indeksi varlığında, önemli bir biyokimyasal parametre olabileceği gösterilmiştir, normal kilolu ve insülin direnci olmayan PKOS fenotiplerinde asprosinin rolünün netleştirilmesine yönelik araştırmalara ihtiyaç vardır. Bu tür çalışmalar, asprosinin hem tanısal hem de prognostik açıdan klinik uygulamalara kazandırılmasında yol gösterici olacaktır.Specialist Thesis Total Histerektomi Olan Hastalarda HPV Persistansı Üzerine Etkili Faktörlerin İncelenmesi(2025) Özer, Mesut; Alataş, Süleyman ErkanServiks kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser türlerinden biri olup mortalite ve morbidite açısından ciddi bir halk sağlığı sorunu oluşturmaktadır. Bu kanser türünün gelişiminde, yüksek riskli human papilloma virüsü (hrHPV) enfeksiyonları temel etken olarak kabul edilmektedir. Total histerektomi geçirmiş kadınlarda HPV enfeksiyonunun seyrini ve persistansını etkileyen faktörlerin incelenmesi, özellikle premalign ve malign süreçlerin anlaşılmasında kritik bir öneme sahiptir. Bu çalışma retrospektif olarak planlanmış ve histerektomi sonrası HPV persistansı saptanan kadınların tıbbi kayıtları incelenmiştir. Araştırmada, hastaların yaş, parite, eğitim düzeyi, sigara kullanımı gibi demografik özelliklerinin yanı sıra, HPV enfeksiyonunun tipi ve tiplemesi, operasyon endikasyonları, bağışıklık durumu ve cinsel öykü gibi değişkenler değerlendirilmiştir. Bu veriler, HPV persistansının oluşum mekanizmalarının ve sürecini etkileyen potansiyel risk faktörlerinin belirlenmesine yönelik olarak analiz edilmiştir. Literatürde, HPV persistansının sigara kullanımı, yaş, bağışıklık sistemi durumu ve cinsel davranışlarla ilişkilendirildiği bilinmektedir. Bununla birlikte, histerektomi sonrası persistansın incelenmesiyle ilgili çalışmalar sınırlıdır. Bu araştırma, HPV enfeksiyonunun devam etmesine neden olan faktörlerin belirlenmesi ve bu süreçte etkili olabilecek bireysel ve çevresel unsurların ortaya konulması açısından önem taşımaktadır. HPV persistansının önlenmesi, malign dönüşüm süreçlerinin engellenmesi ve bu bağlamda uygun takip programlarının geliştirilmesi için temel bir gerekliliktir. Çalışmanın sonuçlarının, toplum sağlığını korumaya yönelik önlemler geliştirilmesine katkıda bulunması beklenmektedir. Bu çalışmada, histerektomi sonrası HPV persistansı ve buna bağlı olarak gelişen VaIN risk faktörleri değerlendirilmiştir. Bulgular, yaşın HPV persistansı için anlamlı bir risk faktörü olduğunu ve yaş ilerledikçe persistans riskinin arttığını göstermiştir. Ayrıca, sigara kullanımının HPV persistansı ile anlamlı bir ilişkiye sahip olduğu tespit edilmiştir. HPV 16, persistans ve VaIN gelişiminde en güçlü etkene sahip HPV tipi olarak belirlenmiş ve özellikle bu hastaların yüksek risk altında olduğu vurgulanmıştır. Bunun yanı sıra, HSIL öyküsü olan tüm hastalarda VaIN saptanması, bu hasta grubunun postoperatif dönemde daha yakından takip edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu sonuçlar, HPV persistansı ve VaIN gelişimi ile ilişkili faktörlerin daha iyi anlaşılmasına ve risk gruplarının belirlenmesine katkı sağlamaktadır.Specialist Thesis Gebelik diyabeti olan kadınlarda maternal serum endocan konsantrasyonlarının araştırılması(2025) Camgöz, Büşra; Can, Özlem KoşarAmaç: Biz bu çalışmamızda sağlıklı gebelerde ve GDM tanısı almış gebelerdeki maternal serum Endocan konsantrasyonlarını inceleyerek, erken tanı kriteri açısından Endocan'ı marker olarak kullanılabilmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğine başvuran OGTT sonucu normal olan sağlıklı gebeler ve GDM tanısı alan gebeler toplam 4 gruba ayrıldı. Grup 1 gebelik öncesindeki VKİ <25 kg/m2 olan 36 sağlıklı, grup 2 gebelik öncesindeki VKİ ≥25 kg/m2 olan 29 sağlıklı kontrol grubu gebeden oluşmaktadır. Grup 3, gebelik öncesindeki VKİ <25 kg/m2 olan 16 GDM'li, grup 4 gebelik öncesindeki VKİ ≥25 kg/m2 olan 60 GDM'li hasta grubu gebeden oluşmaktadır. Bu çalışma toplam 141 olgu üzerinde gerçekleştirildi. 4 grup arasında maternal serum Endocan düzeyleri araştırıldı. Bulgular: Serum Endocan seviyeleri GDM gruplarında (35,61±19,26 pg/ml ve 30,33±45,81 pg/ml) kontrollere göre (3,79±2,07 pg/ml ve 3,99±1,73 pg/ml) anlamlı olarak yüksek tespit edildi (p=0,001). GDM'lilerin tespiti için ROC analizi yapıldığında cut-off değer %98,7 sensitivite, %96,9 spesifite ile 9,276 pg/ml olarak bulundu. (AUC=0,977, p<0,001). Ayrıca gruplarda doğum yaptıkları gebelik haftalarında anlamlı fark izlenmiştir (p=0,004). Sonuç: Hastalarda VKİ ile ilişkisiz şekilde Endocan seviyeleri anlamlı olarak yüksek izlenmiştir; GDM'nin Endocan düzeylerini arttırdığı ve bunda obezitenin etkisinin olmadığı sonucuna varılmaktadır. Ayrıca VKİ ≥25 kg/m2 GDM'lilerin, diğer gruplara göre doğum haftasının daha erken olduğunu tespit ettik. Çalışmamız GDM tanı ve taraması açısından yeni bir belirteç olarak endocanın bize yardımcı olabileceğini gösterdi. Ancak Endocan molekülünün tanı ve taramada OGTT'nin yerini alması için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Gestasyonel diabetes mellitus, Endocan, obeziteSpecialist Thesis Gestasyonel diyabetli hastalarda kromogranin A düzeyinin değerlendirilmesi(2024) Semiz, Tülay; Öztekin, ÖzerAmaç: Gestasyonel diyabet, ilk kez gebelik sırasında saptanan değişik derecelerde glukoz tolerans bozukluğu olarak tanımlanmaktadır. Sıklığı dünya genelinde gittikçe artış göstermektedir. Hem anne hem de fetus için olumsuz komplikasyonlarla ilişkilidir. Tanıda fikir birliği sağlanamamış olup tek aşamalı veya iki aşamalı oral glukoz tolerans testi kullanılabilmektedir. Yapılan çalışmalarda plazmada bakılan Kromogranin A değerleri ile gestasyonel diyabet arasında korelasyon olduğu,sağlıklı gebelere göre anlamlı yüksek sonuçlar elde edildiği saptanmıştır. Bizde bu çalışmamızda gestasyonel diyabetik gebelerde plazmada Kromogranin A düzeyine bakarak gestasyonel diyabet tanısını koymamıza yardımcı parametre olabilmesini saptayabilmeyi amaçladık. Materyal-Metod: Çalışmamız prospektif klinik çalışmalar olarak dizayn edilmiş olup; Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği’ne ve Servisine başvuran gebeler arasından seçildi.24-28.haftalarda oral glukoz tolerans testi uygulanan gebeler seçildi. Test sonuçlarına göre gestasyonel diabet saptanan 30 hasta ve test sonuçları normal olan 30 hastada plazma Kromogranin A , AST,ALT,ALP,LDH,GGT,HB,HCT,WBC,PLT,NA,K,MG,CL,AKŞ düzeylerine bakıldı. Veriler plazma konsantrsayonları olarak kaydedildi. Veriler SPSS 24.0 (IBM Corp. Released 2016. IBM SPSS Statistics for Windows, Version 24.0. Armonk, NY: IBM Corp.) paket programıyla analiz edilmiştir. Sürekli değişkenler ortalama ± standart sapma olarak ifade edilmiştir. Grup karşılaştırmalarında Man Whitney U test kullanıldı. Gruplar arası karşılaştırmada Student t testi kullanıldı. Bulgular: Gestasyonel diyabetik hasta grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak serum AST ve LDH değerlerinde anlamlı düzeyde artış izlendi.(p 0,05 p0,10).Gestasyonel diyabetik hasta grubunda serum Kromogranin A düzeyleri ile GDM arasında pozitif bir korelasyon (p 0,178) izlendi. Sonuç: Bulgularımız GDM’li hasta grubunda anlamlı olarak AST ve LDH düzeylerinin yüksekliği,GDM hasta grubunda ise kromogranin düzeyleri gruplar arasında anlamlı farklılık göstermektedir.Çalışmadaki hasta kısıtlılığı nedeniyle yeterli sonuca ulaşılamamış olabilir, daha geniş hasta kitlesinde ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.Specialist Thesis Servikal intraepitelyal neoplazi (CIN) tanılı hastalarda yüksek riskli HPV persistansı olan ve olmayan gruplarda farklı mikrorna değerlerinin karşılaştırılması(2024) Akkoç, Ayşenur; Kılıç, DeryaServiks kanseri kadınlarda dördüncü en sık görülen jinekolojik kanserdir. Son yıllarda aşı uygulamaları ve tarama programları ile erken teşhis ve önlemede ilerleme kaydedilmiş olsa da hala önemli bir mortalite nedenidir. Serviks kanserinin etyolojisinde en sık neden Human Papilloma Virus (HPV) enfeksiyonudur. Yüksek riskli HPV tipleri ile persiste eden enfeksiyon servikal kanser gelişimininin bir numaralı risk faktörüdür. miRNA’lar ise posttranslasyonel olarak gen ifadesini düzenleyen kısa kodlanmayan RNA molekülleridir. HPV enfeksiyonu konak hücredeki etkisini viral proteinlerin, gen ekspresyonunu düzenleyen miRNA’ların aktivitesini etkileyerek hücresel transformasyona neden olması ile gerçekleşir. miRNA’lar ayrıca hücrelerde proliferasyon, apoptozis, metastaz ve hücresel immun yanıtı düzenleyerek kanser gelişiminde rol oynarlar. HPV enfeksiyonu, serviks kanseri ve miRNA ilişkisinin anlaşılması tanı, prognoz ve tedavi süreçlerinin geliştirilmesine olanak sağlayacaktır. Bizim de amacımız persistan HPV öyküsü olan hastalardan hangilerinde progresyon olacağının belirlenebilmesi ve bu yolda prognostik bir belirteç oluşturabilmektir. Çalışmaya Pamukkale Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde başlangıçta yüksek riskli HPV enfeksiyonu olan ve yüksek dereceli servikal intraepitelyal neoplazi (HSIL) tanısı konulmuş ve daha önceden tedavisi yapılmış takip altındaki olgular çalışma grubu olarak tanımlandı. Bu olgular rutin takiplerine devam ederken kronolojik sıraya göre çalışmaya katılmaya davet edildi. Çalışmayı kabul eden 100 olgu takipleri sırasında iki ayrı grupta değerlendirildi; HPV pozitif olanlar (HPV persistansı olan grup) ve HPV negatifleşenler (HPV persistansı olmayan grup). Çalışma grubundan, kabul eden bireylerden, rutin jinekolojik muayene sırasında servikal smear örneği alınarak bu spesmenlerden miRNA düzeyleri (miR-125b-5p, miR-125a, miR-21-5p, miR-18a, mi-9-5p, miR-34c-3p, miR-182, miR-148b, miR-34a, miR-29a-5p, miR-375, miR-143-5p, miR-372) çalışıldı. Servikal sürüntü örneklerinden miRNA XI çalışılarak HSIL gelişimi ile persiste eden HPV enfeksiyonu arasında miRNA düzeylerinin farklılık gösterip göstermediği araştırıldı. Olguların rutin takip ve gerekli tedavilerine olağan şekilde devam edilmiş ve çalışma kapsamında hastalara deneysel herhangi bir invaziv girişim ya da ilaç uygulaması yapılmamıştır. HPV negatifleşen grup 62 kişi ve HPV persiste eden grup ise 38 kişi idi. Yapılan miRNA değerlendirmesinde miR-125a (p<,001), miR-34c-3p (p=0,004), miR-375’de (p=0,023) HPV persiste eden grupta persiste etmeyen gruba göre ekspresyon artışı görülürken miR-143-5p’nin (p=0,027) ekspresyonunda azalma görüldü. Diğer miRNA’ların ekspresyon değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. miRNA değerleri ile demografik veriler arasında yapılan korelasyon analizinde de anlamlı bir ilişki tespit edilmedi. Serviks kanserinde miRNA’ların rolü giderek daha fazla anlaşılmaktadır. HPV persiste eden hastalarda anlamlı çıkan miRNA değerleri ile oluşturulacak bir miRNA paneli mevcut tarama testleri ile kullanımı HPV persistansı olan hastalarda prognostik bir faktör olarak kullanılabilir ve hatta tedaviye yön verebilir. Elde edilen bulgular ışığında miRNA’lar erken tanı, tedavi ve prognozu öngörme gibi süreçlerde kullanılabilecek gibi görünmektedir. miRNA tabanlı teşhis çalışmaları için daha çok çalışma ve standardizasyona ihtiyaç vardır. Ayrıca HPV enfeksiyonu, displazi gelişimi ve karsinom gelişimi olan hastalarda miRNA düzeylerini ayırt edebilmek için daha çok hasta sayısının dahil edildiği daha geniş kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır.Specialist Thesis Servikal HPV persistansı olan olgularda anal HPV varlığının saptanması(2024) Erdemir, Mert; Güler, Ömer TolgaHPV enfeksiyonu günümüzde yaygın olarak görülmektedir. HPV enfeksiyonunun persiste etmesi başta serviks kanseri olmak üzere birçok kanser gelişimine neden olmaktadır. Genellikle skuamöz hücreli kanserlere sebebiyet verir ve vücudun farklı bölgelerinde kansere neden olabilir. Bu bölgelerin başında anal kanal gelmektedir. Anal kanalın intraepitelyal lezyonları ve anal kanal skuamöz hücreli kanserlerin sayısında artış mevcuttur. Her iki patolojinin gelişiminde HPV etkin rol oynar. Serviks kanserinde, HPV bazlı bir tarama programı aktifken anal kanal kanserlerinde böyle bir tarama yapılmamaktadır. Bu sağlık probleminin önümüzdeki yıllarda artacağı ve buna yönelik tedbirlerin alınması gerektiği düşünülmektedir. Belirlenebilecek riskli popülasyon grubunu öncelikli olarak taramak ana hedeflerden biridir. Bu amaca istinaden bu çalışmada, anal HPV varlığı açısından risk grubu belirleyebilmeyi hedefledik. Çalışma kapsamında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine servikal HPV enfeksiyonuyla başvuran hastalar değerlendirilmiştir. Bu hastaların geçmişte servikal HPV enfeksiyonu nedeniyle kolposkopileri yapılmış ve gerekli hastalardan biyopsiler alınmıştır. Takiplerine kliniğimizde devam edilmiştir. Çalışma kapsamında kliniğimizde servikal HPV enfeksiyonu pozitif saptanan 286 hasta incelenmiş ve bu hastaların geçmişe yönelik histopatoloji sonuçları, servikal HPV enfeksiyon öyküleri değerlendirilmiştir. Hastalar servikal HPV enfeksiyonu persistansı olma durumlarına göre gruplandırılmışlardır. Çalışma kapsamında güncel servikal HPV sonuçları, anal HPV sonuçları ve hastaların demografik verileri incelenmiştir. Ek olarak kriter olarak kabul edilebilecek risk faktörleri açısından da hastalar değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan hastaların anal HPV örnekleriyle birlikte servikal HPV örnekleri de alınmıştır. Hastaların hepsinde HPV öyküsü mevcuttur. 286 hastanın çalışma öncesindeki servikal HPV öykülerine bakıldığında 142 örnekte (%49,7) HPV tip 16 pozitif iken; 36 örnekte (%12,6) HPV tip 18, 176 örnekte (%61,5) other hr-HPV tipleri pozitiftir. Bu hastaların son servikal HPV’leri değerlendirildiğinde 27 örnekte (%9,4) HPV tip 16, 4 örnekte (%1,4) HPV tip 18, 58 örnekte (%20,3) other hr-HPV x saptanmıştır. Birden çok HPV tipi saptanan örnekler olduğu için yüzdeler %100 olmamaktadır. Servikal HPV enfeksiyonundaki bu azalmanın hastaların takip ve tedavilerinin düzenli olması ve HPV enfeksiyonunun olağan regresyon seyrinden kaynaklandığı düşünülmektedir. 286 hastanın anal HPV örnekleri değerlendirildiğinde, alınan 9 örnekte (%3,1) alınan örneğin yetersiz gelmesinden dolayı okuma yapılamamıştır. Geri kalan 277 hastanın 70’inde (%24,5) anal HPV varlığı saptanmış olup 207 hastada (%75,5) anal HPV varlığı saptanmamıştır. Anal HPV tiplerine baktığımızda, 21 örnekte (%30) HPV 16; 6 örnekte (%18,6) HPV 18, 51 örnekte (%72,9) other hr-HPV varlığı tespit edilmiştir. Hastaların menopozal durumu, aktif veya pasif sigara içicilikleri, diyabetes mellitus (DM) tanısı olup olmadığı, oral kontraseptif kullanım öyküsü olup olmaması ve servikal intraepitelyal lezyon (CIN) mevcudiyetiyle anal HPV varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Rahim içi araç (RİA) kullanım öyküsü olan hastalarda anal HPV varlığı istatistiki olarak anlamlı bir şekilde yüksek çıkmıştır (p=0,036). Servikal HPV persistansı açısından değerlendirildiğinde ise, servikal HPV persistansı olan hastalarda anal HPV varlığının daha yüksek bir şekilde görüldüğü sonucuna ulaşılmıştır (p<0,001). RİA kullanım öyküsü ve servikal HPV persistansı için lojistik regresyon analizi yapılmıştır ve RİA kullanım öyküsü bağımsız risk faktörü olmaktan çıkmıştır. Servikal HPV persistansı ise anlamlılığını korumuştur ve odds oranı 2,9 %95 güven aralığı 1,6-5,1 şeklinde çıkmıştır. Anal HPV enfeksiyon sayıları beklenenden daha yüksektir. Enfeksiyonun varlığıyla ilgili risk altında olan belirli bir popülasyon tespit edilememiştir. Pozitif saptanan HPV tiplerine ve hastaların öykülerine bakıldığında da azımsanmayacak şekilde servikal ve anal kanaldaki HPV tiplerinin farklılık gösterdiği görülmüştür. Bu da kişinin servikal HPV sonucu ne olursa olsun, anal kanalda yüksek riskli HPV tipi açısından riskinin olduğunu göstermektedir. Çalışmamızın sonucunda RİA kullanım öyküsü ve servikal HPV persistansı olan hastalar daha riskli görünseler de mekanizmaların belirlenmesi ve sonucumuzun doğruluğunun teyit edilmesi açısından amacına uygun geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır.
