Uzmanlık Tezleri
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11499/67669
Browse
21 results
Search Results
Specialist Thesis Pamukkale Üniversitesi Sağlık Çalışanlarında COVID-19 Aşı Reddi ve Tereddüdü Nedenleri(2022) Arıkan, Burak; Edirne, Tamer; Özşahin, AysunÇevre sağlığı hizmetleri ile birlikte aşılar; morbidite ve mortaliteyi sınırlamada en etkin ve en güvenli koruyucu sağlık hizmetlerinden birisidir. Aşıların çalışmalarla kanıtlanmış ve gözlemlenebilen tüm faydalarına rağmen insanlar, aşılamaya karşı olumsuz tutum ve davranışlar sergileyebilmektedirler. Aşı reddi ve tereddüdü toplum sağlığını riske atan en büyük sağlık tehditlerinden birisidir. Bu çalışmanın amacı Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde görev yapan sağlık çalışanlarının COVID-19 aşı reddi/tereddüdü sebeplerini saptamak ve COVID-19 ile ilgili algılarını değerlendirmektir. Çalışmamız kesitsel ve tanımlayıcı tiptedir. Evreni 01.07.2021 ile 01.07.2022 tarihleri arasında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde çalışan, COVID-19 aşı hakkı olan ve COVID-19 aşısı olmamış sağlık çalışanlarından (201 kişi) oluşmaktadır. Veriler; Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde çalışmakta olan ve çalışmaya katılmayı kabul eden gönüllülerden (162 kişi) sözel onam alındıktan sonra yüz yüze anket ile toplanmıştır. Araştırma grubunun en sık COVID-19 aşısı yaptırmama nedenleri; aşının yan etkilerinden korkma (%66,0) ve aşı içeriğine güvenmeme (%59,3) olarak belirlenmiştir. Eğitim düzeyi yüksek olanların eğitim düzeyi düşük olanlara göre COVID-19 ile ilgili komplo inancı daha düşüktür. Eğitim düzeyi düşük olanların eğitim düzeyi daha yüksek olanlara göre COVİD-19 tehlikelilik algısı ve COVID-19 bulaştırıcılık algısı daha düşüktür. Geliri giderinden daha az olanlar geliri giderine eşit ve geliri giderinden fazla olanlara göre, Sağlık bakanlığının önerdiği diğer aşılara da karşıt olanlar olmayanlara göre daha yüksek oranda dini yönden uygun görmediği için COVID-19 aşısı yaptırmamıştır. Aşılama enfeksiyon hastalıklarından korunmanın yanı sıra sonuç olarak oluşan ciddi sakatlıkların ve ölümlerin azaltılmasında en etkili yöntemdir. Aşı reddi veya tereddüdü özellikle son yıllarda giderek büyüyen ciddi bir sorundur ve aşı çalışmalarının ilerleyişinin önündeki en ciddi engellerden birisidir. Sağlıkla ilgili merkezlerde, okullarda, geleneksel ve sosyal medyalarda bu konu ile doğru yönlendirmeler ve eğitimler verilerek bilgi düzeyinin arttırılması önemlidir.Specialist Thesis Pamukkale Üniversitesi Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniğine Başvuran 15-49 Yaş Arası Evli Kadınların Acil Kontrasepsiyon Yöntemleri Hakkındaki Bilgi Düzeyleri ve Davranışları(2022) Bayındır, Sinem; Edirne, Tamer; Özşahin, AysunUnwanted pregnancies are an important public health problem and can be prevented by appropriate use of family planning methods. Ensuring the use of emergency contraception methods when necessary also provides a second chance to prevent these unwanted pregnancies. In this study, it was aimed to determine the knowledge level of married women between the ages of 15-49 who applied to Pamukkale University Family Medicine Polyclinics, their behaviors and the factors affecting them. The population of this descriptive study consists of married women between the ages of 15-49 who applied to Pamukkale University Family Medicine Polyclinics. An attempt was made to reach the entire universe of which the sample was not selected. As a data collection tool, a 30-question questionnaire questioning the sociodemographic and obstetric characteristics of the research group, their knowledge about emergency contraception and their use of emergency contraceptives was used. SPSS-22 package program was used to evaluate the data. Descriptive statistics were given with numbers and percentages for categorical variables, arithmetic mean and standard deviation for continuous variables and the chi-square test was used to compare categorical variables. 361 people participated in the research. The mean age of the research group was 37.50 ± 7.87. 56.5% of the participants in our study heard about the concept of emergency contraception. 79.4% of those who heard stated that they had knowledge about emergency prevention methods. The rate of hearing about the concept of emergency contraception was found to be higher in those aged between 26-35, those with higher education levels, those with a higher income than those without a history of pregnancy and those using family planning methods. Women with a higher education level stated that they had more knowledge about emergency prevention methods. It has been found that those who say they have information about emergency prevention methods mostly get information from health personnel, friends and internet/social media/TV. The most well-known method is the morning after pill. 57.4% of those who said they knew about emergency contraception methods knew that oral emergency contraceptives should be taken within 72 hours after unprotected intercourse, 8.0% knew that IUD should be applied within the first 5 days. 60.5% of them do not know the side effects of oral emergency contraceptives. 20.5% of the participants in the study used any of the emergency contraception methods at least once. The most commonly used method is the morning after pill. 52.4% of the research group stated that they would not use emergency protection methods when needed. The most common reasons for not using it are the side effects of emergency prevention methods and the lack of sufficient information. During the family planning service, every woman should be informed about emergency contraceptive methods, their effects and side effects should be explained, and they should be used correctly and appropriately when necessary.Specialist Thesis Birinci Basamağa Başvuran Tip 2 Diyabetes Mellitus Tanılı Bireylerin Hipoglisemi ve Sağlıklı Beslenmeye İlişkin Tutum ve Davranışlarının Değerlendirilmesi(2025) Eşmeli, Büşra; Özşahin, Aysun; Edirne, TamerDiabetes mellitus (DM) küresel düzeyde ve Türkiye'de yaygınlığı giderek artan, ciddi akut ve kronik komplikasyonlara yol açabilen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Hastalığın yönetiminde glisemik kontrolün sağlanmasının yanı sıra hipoglisemi gibi akut komplikasyonların önlenmesi ve sağlıklı yaşam tarzı alışkanlıklarının benimsenmesi önemli bir rol oynamaktadır. Birinci basamak sağlık hizmetleri, diyabetli bireylerin takip ve yönetiminde merkezi bir konumda yer almaktadır. Bu çalışma, birinci basamağa başvuran Tip 2 DM tanılı bireylerin hipoglisemiye ve sağlıklı beslenmeye ilişkin tutum ve davranışlarını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Kesitsel ve tanımlayıcı tipte planlanan bu araştırma, Denizli il merkezindeki üç Aile Sağlığı Merkezine başvuran 207 Tip 2 DM tanılı birey ile yürütülmüştür. Veriler, katılımcıların sosyodemografik ve klinik özelliklerini içeren bir anket formu, Hipoglisemi Tutum ve Davranış Ölçeği (HTDÖ) ve Sağlıklı Beslenmeye İlişkin Tutum Ölçeği (SBİTÖ) kullanılarak yüz yüze görüşme yöntemiyle toplanmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 63,29 ± 9,37 yıl, Vücut Kitle İndeksi (VKİ) ortalaması 29,91 ± 5,05 kg/m² ve ortalama HbA1c değeri %7,45 ± 1,52'dir. Bireylerin sağlıklı beslenmeye ilişkin tutum puan ortalaması 80,01 ± 11,09 olarak saptanmış ve genel olarak 'yüksek' düzeyde olumlu bir tutuma sahip oldukları görülmüştür. Ancak, bu olumlu tutuma rağmen diyete tam uyum sağlayanların oranı yalnızca %28,5'tir. Yüksek eğitim ve gelir düzeyi, düzenli egzersiz yapma ve diyabet eğitimi almış olma gibi faktörler sağlıklı beslenme tutumlarını olumlu etkilemiştir. Hipoglisemi tutumları incelendiğinde, kadınlarda kaygı düzeyinin erkeklerden daha yüksek olduğu saptanmıştır. İnsülin kullanımı ve sık hipoglisemi yaşama durumu, kaçınma ve kaygı düzeylerini artırırken; iyi glisemik kontrol ve düzenli egzersiz ise hipoglisemiye karşı güveni artırmaktadır. Çalışmanın en önemli bulgularından biri, sağlıklı beslenmeye yönelik daha olumlu bir tutumun (yüksek SBİTÖ puanı), hipoglisemiye karşı daha az kaygı ve kaçınma davranışı ile daha yüksek güvenle (düşük HTDÖ puanı) ilişkili olmasıdır. Tip 2 diyabetli bireyler sağlıklı beslenmeye yönelik olumlu bir genel tutuma sahip olsalar da bu tutumun davranışa yansımasında belirgin bir boşluk bulunmaktadır. Sağlıklı beslenme tutumlarının iyileştirilmesi, bireylerin hipoglisemi yönetimine dair tutumlarını da olumlu etkileme potansiyeline sahiptir. Bu nedenle, diyabet yönetiminde bu iki konuyu bütünleştiren, bireyselleştirilmiş eğitim ve destek programlarının geliştirilmesi önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Tip 2 diyabet, hipoglisemi, sağlıklı beslenme, tutum ve davranışSpecialist Thesis Birinci Basamağa Başvuran Gebelerde Doğum Korkusu ve Kaygının Doğum Yöntemi Seçimine Etkisi(2025) Bayrakcı, Halim; Edirne, TamerÖZET Birinci Basamağa Başvuran Gebelerde Doğum Korkusu ve Kaygının Doğum Yöntemi Seçimine Etkisi Dr. Halim BAYRAKCI Bu çalışma birinci basamak sağlık kuruluşlarına başvuran gebe kadınlarda doğum korkusu ile gebelik ve doğuma ilişkin kaygıların, gebelerin doğum yöntemi tercihleri üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçlamıştır. Tanımlayıcı tipteki bu araştırma Denizli il merkezindeki altı farklı aile sağlığı merkezine 27 Mayıs–27 Haziran 2025 tarihleri arasında başvuran 216 gebe ile gerçekleştirilmiştir. Veriler araştırmacı tarafından literatür taraması sonucu oluşturulan katılımcıların sosyodemografik özelliklerini, obstetrik özelliklerini ve kaygı durumlarını içeren sorulardan oluşan anket formu ve geçerliliği kanıtlanmış Wijma Doğum Beklentisi/Deneyimi Ölçeği (W-DEQ A) aracılığıyla yüz yüze görüşme yöntemiyle toplanmıştır. Verilerin analizi SPSS 25.0 yazılımı ile yapılmış, parametrik ve non- parametrik testler kullanılarak istatistiksel değerlendirmeler gerçekleştirilmiştir. Katılımcılar arasında sezaryen doğum oranı %53,5 olup ulusal verilerle (TNSA 2018) uyumludur. Kadın doğum uzmanları doğum yöntemi kararında gebeleri en çok etkileyen kişiler olmuştur (%67,1). Katılımcıların neredeyse yarısı doğum kararının gebe, eşi ve doktorun birlikte alması gerektiğini belirtmiştir. Bu durum hastayla ortak karar vermenin önemini göstermektedir. Gebelerde ortalama W-DEQ-A (doğum korkusu) skoru 62,25±16,05 olup orta düzeyde korkuya işaret etmektedir. Katılımcıların %6,9'u klinik düzeyde anlamlı doğum korkusu yaşamaktadır. Eğitim düzeyi, obstetrik öykü ve önceki doğum sayısına göre doğum korkusunda anlamlı fark bulunmamıştır. Gebelik ve doğuma ilişkin kaygı doğum korkusu ile güçlü şekilde ilişkilidir. Ekonomik durum doğum korkusunu etkileyen önemli bir faktördür; geliri giderinden az olan kadınlarda korku daha yüksektir. Önceki doğum yöntemine sadece doktorun karar verdiği gebelerde doğum korkusu düzeyi daha yüksektir. Prenatal gebe eğitimi, doğum korkusu üzerinde anlamlı bir etki göstermemiştir. 6 Hiç doğum yapmamış kadınlarda kaygı düzeyi daha yüksektir, doğum tecrübesi kaygıyı azaltabilir. Gebelik kaygısı her iki grupta da yüksek çıkmasına rağmen, doğum yöntemi tercihini istatistiksel olarak etkilememiştir. Sezaryen doğumu tercih eden kadınlar arasında ağrı korkusu, en yüksek kaygı düzeyine sahip grup olup tercihte belirleyici olmuştur. Çalışmanın bulguları, doğum korkusu ve kaygının doğum yöntemi tercihini etkilediğini göstermektedir. Bu doğrultuda gebelik sürecinde kadınların doğum korkusu ile gebelik ve doğum kaygısı durumlarının erken dönemde değerlendirilmesinin, uygun bilgilendirme ve desteğin sağlanmasının önemini ortaya koymaktadır. Elde edilen sonuçlar doğum korkusunun yönetiminde multidisipliner ve bütüncül bir yaklaşımın gerekliliğine işaret etmektedir. Anahtar Kelimeler: Doğum korkusu, gebelik kaygısı, doğum yöntemi tercihi, Wijma Doğum Beklentisi/Deneyimi Ölçeği, sezaryen doğumSpecialist Thesis Aile Hekimliğine başvuran 40-69 yaş tip 2 diyabetes mellitus tanılı hastalarda kardiyovasküler risk hesaplanması ve statin kullanım durumu(2025) Hıraözlü Önal, Sedanur; Önal, Sedanur Hıraözlü; Edirne, TamerBu çalışma, Denizli ilindeki Aile Sağlığı Merkezlerine başvuran 40-69 yaş arası Tip 2 diyabet (T2DM) tanılı hastalarda statin kullanım oranlarını, kardiyovasküler (KV) risk farkındalığını ve hedeflenen lipit düzeylerine ulaşma oranlarını değerlendirmiştir. Tanımlayıcı ve kesitsel tipte planlanan araştırmaya 01.04.2025-31.05.2025 tarihleri arasında Denizli'deki dört farklı Aile Sağlığı Merkezine başvuran 319 T2DM hastası dahil edilmiştir. Veriler 28 soruluk bir anket formunun yüz yüze görüşme tekniğiyle uygulanması ve hastaların son 6 aya ait laboratuvar ve klinik verilerinin (lipit profili, kan basıncı vb.) aile hekimliği bilgi sisteminden elde edilmesiyle toplanmıştır. Kardiyovasküler risk, SCORE2-Diabetes risk skorlaması ve koroner arter hastalığı/hedef organ hasarı varlığına göre sınıflandırılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 25.0 programı kullanılarak ki-kare, Kruskal-Wallis ve Mann-Whitney U testleri gibi istatistiksel yöntemlerden yararlanılmıştır. Çalışmaya katılan 319 hastanın yaş ortalaması 59,1±7,99 yıl olup, %63,9'u kadın, %64,6'sı ilkokul mezunudur. Katılımcıların %90,3'ünün fazla kilolu veya obez olduğu ve %54,5'inin fiziksel aktivite yapmadığı saptanmıştır. Bulgular, hastaların önemli bir bölümünün (%73) yüksek ya da çok yüksek KV risk taşımasına rağmen bu riskin farkında olmadığını göstermiştir. Statin kullanım oranı %37,6 gibi düşük bir seviyede kalmış, tedavi altında olan hastalarda dahi LDL- K hedeflerine ulaşma oranı yalnızca %16,7 olmuştur. Bu oran, çok yüksek risk grubunda %7'ye kadar düşmektedir. Kolesterol düzeylerinin normale dönmesi hem hastalar hem de bazı hekimler tarafından tedavinin sona erdirilebileceğine dair yanlış bir işaret olarak algılanmakta; bu da tedaviye hiç başlanmaması veya erken bırakılmasına yol açmaktadır. Sonuç olarak, birinci basamakta izlenen tip 2 diyabetli hastaların diyabetik dislipidemi tedavisinde kılavuzlarla uygulama arasında belirgin bir tedavi açığı mevcuttur ve bu açık, büyük ölçüde düşük risk farkındalığı ve tedaviye yönelik bilgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Statin, Kardiyovasküler risk farkındalığı, Diyabetik dislipidemi, Diyabetes MellitusSpecialist Thesis Denizli ilinde üçüncü basamağa başvuran dermatofitoz tanılı hastaların birinci basamağa başvuru durumlarının değerlendirilmesi(2025) Tuğrul, Ebru; Özşahin, Aysun; Edirne, TamerBu çalışma, Denizli ilinde üçüncü basamak sağlık kuruluşuna başvuran dermatofitoz tanılı hastaların birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuru durumlarını değerlendirmek amacıyla planlanmıştır. Dermatofitozis, sık görülen bir mantar enfeksiyonu olup genellikle birinci basamakta kolaylıkla teşhis ve tedavi edilebilir. Ancak bazı hastaların doğrudan üçüncü basamağa başvurması sağlık sisteminde gereksiz iş yüküne yol açmaktadır. Araştırmanın temel amacı, bu hastaların birinci basamağa başvuru oranlarını, başvurmama nedenlerini, birinci basamakta aldıkları hizmetleri ve tedavi sonuçlarını incelemektir. Çalışmamız kesitsel ve tanımlayıcı tipte bir araştırmadır. Pamukkale Üniversitesi Hastanesi dermatoloji polikliniklerine başvuran dermatofitoz tanılı 18 yaş ve üzeri gönüllü hastalarla yüz yüze anket yöntemi kullanılarak veri toplanmıştır. Anket demografik özellikler, hijyen alışkanlıkları, mantar hastalığı bilgileri, birinci basamak başvuru durumu ve hizmetleri, memnuniyet ve beklentiler olmak üzere dört bölümden oluşmaktadır. Çalışmaya toplam 339 hasta dahil edilmiştir. Katılımcıların %75,8'i şikayetleri nedeniyle ilk olarak birinci basamağa başvurduğunu belirtmiştir. Birinci basamağa başvuranların %62,6'sı tanı konulması için, %43,6'sı şikayetlerinin kötüleşmesi nedeniyle başvurmuştur. Birinci basamakta fizik muayene (%73,9) ve şikayetlere yönelik sorular (anamnez -%70,8) en sık alınan hizmetler olup, reçete yazma oranı %57,6'dır. Uzman dermatoloğa sevk oranı %19,1'dir. Birinci basamakta önerilen tedaviler arasında topikal antifungal ilaçlar (%91,8) ilk sırada yer alırken, oral antifungal ilaçlarda bu oran %26,8dir. Araştırma grubunun %21.4 ü birinci basamakta aldığı tedavi ile yakınmalarının tamamen düzeldiğini, %46.7 sinin kısmen düzeldiğini , %31.3 ü ise hiçbir değişiklik olmadığını belirtmiştir. Üçüncü basamağa başvuran hastaların %85,6'sı kendi talebiyle gelmiş, yalnızca %14,4'ü sevkli gelmiştir. Hastaların birinci basamak sağlık hizmetlerinden genel memnuniyet oranı yüksek bulunmuştur (%42,2 çok memnun, %43,1 memnun). Ancak hastalar dermatolojik hastalıklar konusunda uzmanlaşmış personel (%51,0) ve tanı-tedavi imkanlarının geliştirilmesini (%49,9) talep etmektedir. Bu sonuçlar, dermatofitoz hastalarının büyük çoğunluğunun birinci basamağa başvurduğunu, ancak tedavide her zaman tam başarı sağlanamadığını ve üçüncü basamağa kendi talepleriyle yöneldiklerini göstermektedir. Birinci basamak sağlık hizmetlerinin dermatolojik hastalıklar alanında güçlendirilmesi, özellikle tanı, tedavi yetkinliği ve hasta eğitim süreçlerinin iyileştirilmesi, sağlık sisteminin etkin kullanımı açısından önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Dermatofitoz, Birinci Basamak Sağlık Hizmetleri, Üçüncü Basamak Sağlık Hizmetleri, Hasta Başvurusu, Aile Hekimliği.Specialist Thesis 50 Yaş Üstü Bireylerde Ağrı Kesici Kullanımı Bilgi ve Farkındalık Düzeyi(2024) Kaplan, Seray Özkunt; Özşahin, Aysun; Edirne, TamerToplumda sık kullanılan bir ilaç türü olan ağrı kesiciler, reçetesiz satılabilmeleri ve çeşitli yan etkilere sahip olmaları sebebiyle, bilinçsiz kullanımı riskli olabilecek ilaçlardır. Yaşlanmakta olan ve yaşlı nüfus, kronik hastalıklara sahip olmaları ve aynı anda birçok ilaç kullanmaları nedeniyle bu yan etkilere ve risklere daha açıktır. Bu çalışmada, Denizli il merkezindeki aile sağlığı merkezlerine başvuran 50 yaş üstü bireylerin ağrı kesici kullanımı hakkındaki bilgi ve farkındalık düzeylerini ölçmek amaçlanmıştır. Tanımlayıcı tipte olan bu araştırmanın evrenini Denizli il merkezinde yer alan aile sağlığı merkezlerine başvuran 50 yaş üstü bireyler oluşturmaktadır. Evreni temsil edecek örneklem büyüklüğü 270 kişi olarak hesaplanmıştır. Veri toplama aracı olarak 39 soruluk anket formu kullanılmıştır. Çalışmamıza, aile sağlığı merkezlerine kayıtlı toplam 270 kişi katılmış olup, katılımcıların %54,8'i (n=148) kadın, %45,2'si (n=122) erkektir. Bireylerin yaş ortalaması ise 59,97 ± 6,66 yıl bulunmuştur. Çalışmamızda ağrı kesici kullanma sıklığı %27,4 ile en yüksek oranda ayda birkaç kez bulunmuştur. En çok tercih edilen ağrı kesici ilaç %64,4 ile parasetamol türevleri olurken, en çok ağrı kesici kullanma sebebi %44,8 ile baş boyun ağrıları olmuştur. Çalışmamızda prospektüs okuma ve son kullanma tarihine bakma oranları oldukça yüksek bulunmuştur. Ağrı kesici kullanma kararını doktordan reçete ile veren katılımcıların oranı %64,4 iken, diğer katılımcılar bu kararı yakınların tavsiyesi, kendi kendine, eczane önerisi veya medya-internet aracılığı ile verdiğini belirtmiştir. Ağrı olduğunda ilk ne yaparsınız sorusuna araştırmaya katılanların çoğunluğu 'evdeki ilaçlardan kullanırım' cevabını vermiştir. Kullanılmayan ağrı kesicileri evde buzdolabında saklayanlar da aynı şekilde çoğunluğu oluşturmuştur. Katılımcıların yarıdan fazlası yan etkilerin varlığından haberdar olduğunu belirtmiştir ve en sık bilinen yan etkiler mide hasarı ve böbrek hasarı olmuştur. Katılımcılarımızın eğitim düzeyi ile yakınına ilaç tavsiye etme oranı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur. Gelir durumuna bakıldığında ise geliri giderinden az grupta son kullanma tarihine bakma oranı daha az bulunmuştur ve bu fark anlamlıdır. Çalışmamızda kronik hastalığı olan bireylerde yan etki olabileceğini bilme oranı, prospektüs okuma ve son kullanma tarihine bakma oranı kronik hastalığı olmayan bireylere göre daha yüksek bulunmuştur. Yan etki hakkında bilgi aldığını söyleyen kişilerin oranı %46,7'dir ve bu kişilerin büyük çoğunluğu bilgiyi doktordan aldığını belirtmiştir. Yan etki hakkında bilgi aldığını söyleyenlerin, ağrı kesicilerin mide kanaması, ülser, böbrek hasarı ve diğer ilaçlarla etkileşime sebep olabileceğini bilme oranı anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Aile hekimleri, ağrı kesiciler hakkında yeterli bilgiye sahip olmalı, uygun ağrı yönetimini sağlamalı ve bu konuda hastalarını sık sık bilgilendirmelidir. Eğitim, ağrı kesici dahil birçok ilacın akılcı kullanılması için gereklidir. Hastalar için eğitim programları düzenlenmelidir. Aile hekimlerinin yanı sıra diğer basamak hekimleri, eczacılar ve medya-internet de gerekli bilgilendirmeleri yapmalı, reçetesiz ağrı kesici kullanımının önüne geçmeli ve gelecekte oluşabilecek riskler önlenmelidir. Anahtar Kelimeler: analjezik, akılcı, yaşlı, bilgi düzeyiSpecialist Thesis Öğretmen Adaylarının Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar, HPV ve HPV Aşısı Hakkındaki Bilgi Durumları ve Davranışları(2025) İnal, Hanife; Özşahin, Aysun; Edirne, TamerCinsel yolla bulaşan hastalıklar (CYBH), insanların cinsel ve üreme sağlığı üzerinde pek çok etkilere sahiptir. Bunların arasında pelvik inflamatuar hastalık, kısırlık, kanser ve edinilmiş immün yetmezlik sendromu (AIDS) yer alır. CYBH her yaştan bireyi etkilerken özellikle gençler üzerinde ağır bir etki yaratmaktadır. Ergenlik, hayatın kritik bir dönemidir. Bu süreç bir dizi sağlık riskiyle karşı karşıyadır. Bu riskler arasında CYBH veya genç yaşta hamilelik gibi cinsel sağlık sorunları da yer almaktadır. Gençler cinsel sağlığa karşı olumlu tutumları teşvik eden önlemlere proaktif olarak dahil etmek, gençlerin gelecekte kronik hastalıklara karşı kendilerini korumalarını sağlar. Bu araştırma Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi sınıf öğretmenliği ve okul öncesi öğretmenliği öğrencilerinin CYBH, HPV ve HPV aşısı hakkındaki bilgilerini ve bunu etkileyen faktörleri incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın evrenini PAÜ 2023-2024 eğitim ve öğretim döneminde sınıf öğretmenliğinde eğitim gören 253 öğrenci ve okul öncesi öğretmenliğinde eğitim gören 364 öğrenci olmak üzere toplam 617 öğrenci oluşturmaktaydı. Örneklem seçilmemiş olup evrenin tamamına ulaşılması hedeflenmiştir. Ulaşılabilen öğrenci sayısı 469 olup evrenin %76'sıdır. Veri toplama aracı olarak 36 soruluk anket formu kullanılmıştır. Çalışmaya 469 kişi katıldı. Bu öğrencilerin %80'i (n=375) kadın, %20'si (n=94) erkekti. Bu çalışmada öğrencilerin %16,2'sinin cinsel deneyim yaşadığı ve ilk cinsel deneyim yaşının ortalama 19,5 olduğu saptanmıştır. Erkek öğrencilerin kadın öğrencilerden daha yüksek oranda ve daha küçük yaşta cinsel deneyime sahip olduğu görülmüştür (p=0,0001, p=0,002). Öğrencinlerin % 51,8'i CYBH hakkında bilgi aldığını belirtmiş ve en yaygın bilgi kaynağının medya olduğu belirlenmiştir. CYBH konusunda bilgi aldığını belirten erkek öğrencilerin oranı kadın öğrencilerden daha yüksek bulunmuştur ancak okuldan bilgi aldığını belirten kadın öğrencilerin oranı erkeklerden daha yüksek bulunmuştur (p=0,0001, p=0,018). Öğrencilerin %82,7'sinin her cinsel ilişkide kondom kullanmanın CYBH için alınabilecek bir tedbir olduğunu bildikleri saptanmıştır. Cinsel deneyimi olan öğrencilerin %73,7'sinin ilk cinsel deneyim sırasında kondom kullandığı belirlenmiştir. Öğrencilerin çoğunun HPV aşısını duyduğunu ama sadece 5 kişinin HPV aşısı yaptırdığı bulunmuştur. HPV aşısı yaptırmak istemediğini belirten öğrencilere yaptırmak istememe nedenleri sorulduğunda en sık verilen yanıtın 'yeterli bilgiye sahip değilim' olduğu görülmüştür. CYBH ve HPV hakkında eğitimine önem verilmeli ve amaca yönelik programlar hazırlanmalıdır. Anahtar kelimeler: Cinsel yolla bulaşan hastalıklar, HPV ve HPV aşısı, üniversite öğrencileriSpecialist Thesis 0-2 Yaş Çocuğu Olan Ebeveynlerin Rotavirüs ve Menenjit Aşıları Hakkında Bilgi Düzeyleri, Tutum ve Davranışları(2025) Bayrakcı, Lütfiye Burçe; Edirne, TamerAşı, bulaşıcı hastalıkları önleyerek bireysel ve toplumsal sağlığı koruyan en önemli koruyucu sağlık hizmetlerinden biridir. Türkiye'de Genişletilmiş Bağışıklama Programı (GBP) kapsamında çocuklara birçok aşı ücretsiz olarak uygulanmaktadır. Ancak rota virüs ve menenjit aşıları ulusal bağışıklama takviminde yer almamakta ve ebeveynler tarafından ücretli olarak temin edilmesi gerekmektedir. Bu çalışmada 0-2 yaş çocuğu olan ebeveynlerin rota virüs ve menenjit aşılarına yönelik bilgi düzeylerini, tutumlarını ve davranışlarını değerlendirmek amaçlanmıştır. Bu çalışma tanımlayıcı bir araştırma olarak tasarlanmıştır. Çalışma Denizli ilindeki merkez Aile Sağlığı Merkezlerinde 01.10.2024-31.12.2024 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın evrenini Denizli ili Pamukkale Kayhan Aile Sağlığı Merkezi, Pamukkale Bağbaşı Aile Sağlığı Merkezi, Pamukkale Yeni Mahalle Aile Sağlığı Merkezi, Merkezefendi Gümüşler Aile Sağlığı Merkezi, Merkezefendi Yenişehir Aile Sağlığı Merkezi, Merkezefendi Karaman Aile Sağlığı Merkezine başvuran 0-2 yaş arası çocuğu olan ebeveynler oluşturmuş ve örneklem seçilmeden evrenin tamamına ulaşılması hedeflenmiştir. Araştırmaya katılım için 18 yaş ve üzeri olmak, 0-2 yaş arası çocuğa sahip olmak ve Türkçe konuşabilmek gibi kriterler belirlenmiştir. Veriler sosyodemografik bilgileri içeren sorular, aşı yaptırma gerekliliği, bilgi kaynakları, düzenli aşılama durumu, aşı yaptırmama nedenleri, ücretli aşı farkındalığı ve özel aşılar (rota virüs, meningokok) hakkındaki görüşleri içeren sorular olmak üzere anket şeklinde toplanmıştır. Verilerin analizi SPSS 25.0 yazılımı ile yapılmış, parametrik ve non-parametrik testler kullanılarak istatistiksel değerlendirmeler gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya 411 ebeveyn katılmış olup, %67,9'u anne, %32,1'i baba ve yaş ortalaması 34,9 ± 7,2'dir. Katılımcıların %44,0'ı üniversite/yüksek lisans, %38,4'ü lise, %14,1'i ortaokul ve %3,4'ü ilkokul mezunudur. Ebeveynlerin %92,5'i ücretsiz aşıları yaptırırken, rota virüs ve menenjit gibi özel aşıların yaptırılma oranları daha düşük bulunmuştur. Aşı yaptırmama nedenleri arasında bilgi eksikliği (%10,0), yan etki endişeleri (%30,0), aşıların zararlı olduğu düşüncesi (%35,0) ve aşının koruyucu olmadığı inancı (%32,5) öne çıkmaktadır. Ebeveynlerin %31,6'sı ücretli aşıları yaptırmamış olup, başlıca nedenler ekonomik yetersizlik (%47,8), bilgi eksikliği (%32,1), yan etki korkusu (%20,1), gereksiz olduğu düşüncesi (%18,4) ve sosyal çevrenin etkisi (%15,9) olarak belirlenmiştir. Ebeveynlerin %67,2'si aile hekimlerinden, %38,7'si çocuk doktorlarından, %74,2'si ebe/hemşirelerden bilgi aldığını belirtmiştir. Üniversite mezunu ebeveynlerde ücretli aşı yaptırma oranları anlamlı düzeyde yüksekken, düşük eğitim seviyesine sahip ebeveynlerde bilgi eksikliği ve ekonomik nedenler daha belirgin bir faktör olarak öne çıkmıştır (p<0,05). Çalışmamız rota virüs ve menenjit aşılarının devlet tarafından ücretsiz sunulması durumunda aşılama oranlarının belirgin şekilde artabileceğini ortaya koymaktadır. Ayrıca sağlık çalışanları ile temas halinde olan ebeveynlerin aşı yaptırma oranlarının daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Bununla birlikte sosyal medya ve internet gibi bilgi kaynaklarından yararlanan ebeveynlerin aşı yaptırma oranlarının daha düşük olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar doğrultusunda ebeveynlerin aşılama konusundaki farkındalığını artırmak için aile hekimleri ve çocuk doktorlarının etkileri hakkında araştırmalar artırılmalı, sosyal medyada bilimsel ve güvenilir içeriklerin etkileri hakkında araştırmalar yaygınlaştırılmalı ve ekonomik engellerin kaldırılması için özel aşıların devlet tarafından desteklenmesi sağlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Rotavirüs aşısı, Meningokok aşısı, Aşı farkındalığı, Aşı Kararsızlığı, Ebeveyn Tutumu.Specialist Thesis Kronik hastalığı olan bireylerde hasta aktiflik düzeyi, etkileyen faktörler ve yaşam kalitesi ilişkisi(2025) Ayaz, Orçun; Özşahin, Aysun; Edirne, TamerChronic diseases are long-term health conditions that are difficult to treat or manage, with symptoms that progressively worsen and require continuous medical care. Patient activation refers to an individual's knowledge, confidence, skills, abilities, beliefs, and willingness to manage their health and healthcare. Identifying the factors associated with the level of activation in individuals with chronic diseases is crucial for enabling them to take responsibility for their treatment and self-care. Quality of life refers to an individual's perception of their position in life within the context of their culture and value systems, in relation to their goals, expectations, standards, and concerns. The aim of this study is to determine the activation level of individuals with chronic diseases, identify the influencing factors, and examine the relationship between patient activation and quality of life. The population of the research was formed by individuals with chronic diseases who are registered at all family health centers in the city center of Denizli. The sample of the research was formed by individuals with chronic diseases who applied to family health centers from three different socioeconomic regions in the city center of Denizli. The sample size was calculated using the G*Power 3.1 program and determined to be at least 216 participants. The participants were included in the study in proportion to the number of family medicine units in the selected family health centers. Data were collected using a questionnaire prepared by the researcher, the Patient Activation Measure (PAM-13), and the SF-12 Quality of Life Scale. A total of 239 participants were included in the study. Of these participants, 62,8% (n=150) were women, and 37,2% (n=89) were men. The mean age of the participants was 56,05 ± 14,83, with an age range of 19 to 93. The most common disease identified was hypertension, found in 43,9% (n=105) of the participants. When examining activation levels, it was determined that 31,4% (n=75) of the participants were at level 4 of activation. The mean activation score was calculated to be 58,93 ± 18,74. Responses from participants on the SF-12 quality of life scale were assessed in two subscales: the Physical Health Component Summary (PHCS12) and the Mental Health Component Summary (MHCS12). The average PHCS12 score was 41,59 ± 10,99 and the average MHCS12 score was 41,3 ± 10,36. When examining sociodemographic variables, it was found that age, body mass index, education level, occupation, economic status, and exercise habits were associated with activation levels. A significant relationship was identified between the activation level and the presence of hyperlipidemia and hypertension. Additionally, a meaningful correlation was observed between the number of diseases a participant had and their activation level. The number of medications used, who managed the medication follow-up, and whether participants forgot to take their medication were also significantly associated with activation levels. When analyzing the relationship between patient activation level and quality of life, a significant correlation was found between activation level and both the Physical Health Component Summary (PCS12) and the Mental Health Component Summary (MCS12) scores. Participants with higher activation levels were shown to have significantly better quality of life. This study has identified the factors influencing patient activation levels and demonstrated the impact of patient activation on quality of life. Further research should be conducted to explore the relationship between patient activation and quality of life in more depth.
- «
- 1 (current)
- 2
- 3
- »
