Uzmanlık Tezleri
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11499/67669
Browse
565 results
Search Results
Specialist Thesis The Effect of Metformin on the Survival of Autologous Fat Grafts in an Experimental Rat Model(2026) Akçiçek, Gökhan; Kara, Bahriye İnci GökalanAutologous fat grafting is widely used today for various clinical indications in both aesthetic and reconstructive procedures. Due to its reliability, ease of application, and biocompatibility, it has become one of the most preferred methods in plastic surgery. However, the most significant limitation of this technique is the unpredictable volume loss that occurs in the grafted fat tissue. Therefore, most studies on fat grafting have focused on improving graft survival. Metformin is an oral antidiabetic agent widely used in the treatment of type 2 diabetes. Recent studies have demonstrated that it exhibits various biological effects, including enhancement of angiogenesis, reduction of oxidative stress, inhibition of apoptosis, and stimulation of autophagy. Considering these properties, it has been hypothesized that metformin may enhance the viability of fat grafts, and this study was designed to investigate that potential effect. In this study, 32 Wistar rats were divided into two main groups: early and late period groups. Each main group was further subdivided into experimental and control subgroups, with 8 rats in each. Fat grafts harvested from the inguinal regions of the rats were transplanted into the scalp area. The experimental groups received 200 mg/kg/day of oral metformin, while the control groups were administered physiological saline. Drug administration continued for 2 weeks in the early groups and 8 weeks in the late groups. At the end of the designated periods, the fat grafts were excised, and their weight and volume were measured macroscopically. Histopathological evaluation was performed to assess fibrosis, acute and chronic inflammation, presence foreign body giant cells,necrosis, cyst/vacuole formation, and vascular proliferation. Early findings indicated that metformin administration did not lead to significant improvements in the volume, weight, or histopathological parameters of the fat grafts. In contrast, late-period macroscopic findings revealed that weight and volume loss in the fat grafts was lower in the experimental group compared to the control group. In the late-phase histopathological evaluation, the experimental group exhibited significantly lower levels of fibrosis, chronic inflammation, necrosis, and cyst-vacuole formation, while demonstrating a higher degree of vascular proliferation compared to the control group. These differences were statistically significant. In contrast, no significant difference was observed between the groups regarding active inflammation and the presence of foreign body giant cells. This study demonstrated that oral metformin administration may contribute to improved fat graft survival, with the beneficial effects becoming particularly prominent after 8 weeks of treatment. If substantiated by further research, metformin may be regarded as a promising adjunctive agent in enhancing the success of autologous fat grafting procedures.Specialist Thesis Retrospective Evaluation of Regorafenib Efficacy in Patients with Denovo Metastatic Colon Carcinoma(2026) Kayak, Huriye; Demiray, Atike GökçenGiriş: Kolorektal kanser dünya genelinde en sık görülen ve yüksek mortalite oranına sahip malignitelerden biridir. Kolorektal kanserli olguların yaklaşık %80'inde hastalık tanı anında rezektabl durumdadır; buna karşın hastaların yaklaşık %20'sinde tanı sırasında metastatik hastalık saptanmaktadır. Erken tanı, prognoz açısından olumlu kabul edilmekle birlikte, ilerleyen dönemlerde tanı alan olguların en az yarısında metastaz geliştiği ve bu metastatik lezyonların büyük bir kısmının cerrahi olarak rezeksiyona uygun olmadığı bildirilmiştir. Rezektabl olmayan ya da metastatik kolorektal kanserli olgularda tedavi yaklaşımı, hedefe yönelik ajanların dahil edildiği ya da edilmediği kombine kemoterapi protokollerinin uygulanmasına dayanmaktadır. Mevcut tüm standart tedavilere rağmen progresyon gelişen ve performansı iyi olan hastalar için kurtarma tedavisi olarak regorafenib'in kullanılması 2012 yılında Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) onaylandı. Regorafenib, onkogenezde, tümör anjiyogenezinde ve tümör mikroçevresinin modülasyonunda aktif olan çoklu protein kinazların aktivitesini bloke ettiği gösterilen bir oral çoklu kinaz inhibitörüdür. Çalışmamızda metastatik kolon kanseri tanısıyla takip edilen ve standart sistemik tedavilerden sonra progresyon nedeniyle regorafenib kullanan hastalarda; tedaviye yanıtı, toleransı, ilaç yan etkilerini, progresyonsuz sağkalım ve genel sağkalımı değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmamız retrospektif olup, 2009-2024 yılları arasında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Medikal Onkoloji Polikliniğinde takip edilen tanı anında evre IV kolon kanserli olan ve en az 1 kür regorafenib tedavisi alan 50 hasta dahil edildi. Bu hastaların klinikopatolojik özellikleri, aldıkları tedaviler, regorafenib tedavisine yanıtları, yan etki profilleri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda regorafenibi üçüncü basamakta alan 29, dördüncü basamakta alan 21 hasta mevcuttu. Regorafenib tedavi basamağına göre yapılan değerlendirmede, ilacın 4. basamakta kullanıldığı hastalarda ortanca OS 45 ay ile daha yüksek bulunmuş olup fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0.048). Regorafenib tedavisi hastaların %58'inde üçüncü basamakta, %42'sinde dördüncü basamakta uygulanmış olup, ortalama kür sayısı 5,64±4,00 (1–16) olarak hesaplanmıştır. Regorafenib kür sayısı anlamlı bir belirteç olarak ortaya çıkmıştır. >5,5 kür kullanan hastalarda ortanca OS 52 ay, ≤5,5 kür kullananlarda ise 30 ay olup bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.006). Regorafenibi hastaların 12'si 80 mg, 9'u 120 mg ve 29'u 160 mg dozunda kullanmıştır. Takip sürecinde hastaların 20'sinde yan etki gelişmemişken 30'unda yan etki gelişmiştir. Metastaz varlığı açısından en sık karaciğer metastazı (%72) saptanmış, akciğer metastazı %34, lenf nodu metastazı %40, kemik metastazı %12 ve periton metastazı %14 olarak kaydedilmiştir; beyin metastazı olan hasta bulunmamaktadır. Metastaz alanları incelendiğinde karaciğer metastazı olmayan hastalarda ortanca PFS 5 ay, karaciğer metastazı olanlarda 4 ay olup bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.033). SONUÇ: Çalışmamızda, regorafenibin tedavi basamağı ile mortalite arasında anlamlı bir ilişki bulunmazken, tedavi süresinin mortalite riski üzerinde bağımsız ve istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi olduğu görülmüştür. ≤5,5 kür regorafenib alan hastalarda mortalite riskinin, >5,5 kür alanlara kıyasla yaklaşık 2,5 kat daha yüksek olması (HR: 2,48; p=0,016) bu tedavinin sürekliliğinin sağkalım açısından kritik bir faktör olduğunu göstermektedir.Bu durum, tedaviye erken son verilen hastalarda biyolojik agresiflik ve/veya toksisite nedeniyle sağkalımın olumsuz etkilenebileceğini göstermektedir.Benzer şekilde, regorafenibin tedavi basamağının sağkalım üzerindeki etkisinin anlamlı olmaması, ilacın etkinliğinin erken veya geç dönemde başlanmasından ziyade, hastanın ilacı ne kadar sürede tolere ettiği ve tedaviye devam edebildiği ile ilişkilidir.Sonuç olarak, çalışmamız regorafenib tedavisinde sürekliliğin sağkalım için belirleyici olduğunu ortaya koymakta, tedaviye erken son verilmesinin mortalite riskini artırabileceğini göstermektedir. Bu nedenle, toksisite yönetimi ve hasta takibinin tedavi başarısındaki rolü klinik uygulamalarda ön plana çıkmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kolon kanseri, Regorafenib, MetastazSpecialist Thesis Prognosis and Survival of Patients Receiving Bevacizumab-Containing Combination Regimens as First-Line Treatment for de-Novo Metastatic Colon Carcinoma Applying to Pamukkale University Medical Faculty Oncology Clinic(2026) Köse, Erinç Gönenç; Demiray, Atike GökçenColon cancer is a malignancy originating from the colonic mucosa and represents one of the most common cancers worldwide. The widespread implementation of screening programs has played a crucial role in the early detection of the disease, allowing diagnosis at earlier stages. The development of colon cancer is known to result from the combined effects of genetic predisposition and environmental and lifestyle-related factors. In addition, recent studies have demonstrated that inflammation plays a significant role in tumor biology and disease prognosis. Within the scope of this study, the clinical characteristics, treatment responses, and survival outcomes of patients diagnosed with de-novo metastatic colon cancer who received bevacizumab-containing combination chemotherapy as first-line treatment were evaluated, and the findings were compared with data reported in the literature. In this retrospective study, the clinical characteristics, survival outcomes, and prognostic factors of 110 patients diagnosed with de-novo metastatic colon carcinoma and treated with bevacizumab-containing combination chemotherapy in the first-line setting were analyzed. The median overall survival (OS) was 20.66 months, and the median progression-free survival (PFS) was 8.33 months. The Eastern Cooperative Oncology Group (ECOG) performance status had a significant impact on survival, with patients with ECOG 0 demonstrating markedly longer OS and PFS. Increasing tumor size and lymph node stage were associated with a significant decrease in both OS and PFS. Regarding metastatic sites, the presence of liver and peritoneal metastases was particularly associated with poor prognosis. Treatment response emerged as one of the strongest determinants of survival, with patients achieving complete response exhibiting significantly prolonged OS and PFS. Dynamic tumor markers, including best response CEA and CA19-9 levels, demonstrated high discriminatory power in predicting mortality and disease progression. In contrast, the prognostic contribution of neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR) and platelet-to-lymphocyte ratio (PLR) was limited. Molecular analyses revealed no significant impact of RAS mutation status on survival outcomes, while microsatellite instability (MSI) was rarely observed. In conclusion, bevacizumab-containing combination regimens provided effective survival outcomes in patients with de-novo metastatic colon cancer. Performance status, disease burden, and treatment response were shown to play critical roles in determining prognosis. Keywords: De-novo metastatic colon cancer, bevacizumab, prognosis, survivalSpecialist Thesis Diffüz Büyük B hücreli Lenfoma hastalarında HALP skoru ile prognoz arasındaki ilişki(2026) Korkmaz, Alperen; Çağlıyan, Gülsüm AkgünIn this study, it was aimed to retrospectively evaluate the relationship between the HALP score and prognosis by examining the blood test results and pathology data of patients diagnosed with Diffuse Large B-Cell Lymphoma (DLBCL) at Pamukkale University Hospital. The study was designed as a retrospective cohort, and the data of 102 patients who were diagnosed with Diffuse Large B-Cell Lymphoma (DLBCL) and followed by the Department of Internal Medicine–Hematology at Pamukkale University Faculty of Medicine Hospital between January 2014 and October 2024 were analyzed. Hematological parameters (white blood cell (WBC) count, neutrophil (NEU) count, hemoglobin level, platelet count) and biochemical parameters (creatinine level, total protein level, albumin level, ALT (alanine aminotransferase), AST (aspartate aminotransferase), LDH (lactate dehydrogenase), uric acid, β2-microglobulin, CRP (C-reactive protein), and erythrocyte sedimentation rate) were examined. Based on these values, NLR (Neutrophil-to-Lymphocyte Ratio), PLR (Platelet-to-Lymphocyte Ratio), and HALP scores were calculated. The patients' sex, age at diagnosis, disease stage according to PET imaging, ECOG performance scores, IPI classifications, chemotherapy/immunotherapy regimens received during follow-up, current survival status (alive or deceased), presence of progression, and whether autologous or allogeneic stem cell transplantation was performed were recorded. In light of these data, overall survival (OS) and progression-free survival (PFS) were analyzed. In our study, the cut-off value for the HALP score was determined as 30.84. According to the data, overall survival (OS) showed a statistically significant association with age ≥60 years, male sex, higher ECOG performance score, higher IPI score, and advanced-stage disease (p=0.047, p=0.049, p=0.001, p=0.001, p=0.001, p=0.037). However, no statistically significant relationship was found between OS and the HALP score, NLR, and PLR (p=0.940, p>0.05). Progression-free survival (PFS) demonstrated a statistically significant association with male sex, higher ECOG performance score, higher IPI score, and advanced-stage disease (p=0.002, p=0.001, p=0.001, p=0.001, p=0.021). However, no statistically significant relationship was found between PFS and age ≥60 years, the HALP score, NLR, or PLR (p=0.889, p=0.553, p=0.420, p=0.665). In conclusion, our study found that in patients diagnosed with DLBCL, overall survival (OS) and progression-free survival (PFS) were significantly associated with age, sex, disease stage, ECOG performance score, and IPI score (age was not significant for PFS). The HALP score, however, was not found to be significant for OS or PFS, which may be attributed to factors such as the limited number of patients, the impact of the COVID-19 pandemic, the determined cut-off value, underlying comorbidities, and variables that could affect laboratory results. Keywords: DLCBL, OS, PFS, HALP scoreSpecialist Thesis Denizli ilinde cezaevinde kalan tutuklu ve hükümlülerin cinsel yolla bulaşan hastalıklarla ilgili bilgi düzeyi, bir müdahale çalışması(2025) Akın, Mehmet; Emre, NilüferCeza infaz kurumlarının fiziksel yapıları ve nüfus yoğunlukları, halk sağlığının korunması adına bulaşıcı hastalıklara karşı bütüncül bir sağlık yönetim stratejisinin uygulanmasını kritik bir ihtiyaç haline getirmektedir. Özellikle cinsel yolla bulaşan hastalıklar (CYBH), yüksek bulaşma potansiyeli ve ciddi sağlık sonuçları nedeniyle özel bir önem taşımaktadır. Riskli cinsel davranışlar, madde kullanımı, bilgi eksikliği ve yetersiz sağlık eğitimi, CYBH'nin yayılımını artıran faktörlerdir. Bu bağlamda, Denizli T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda yapılan araştırmada, tutuklu ve hükümlülerin CYBH hakkındaki bilgi düzeylerinin belirlenmesi ve verilen eğitimin etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu bağlamda yapılan araştırma iki aşamalı olarak planlanmıştır. İlk aşamada kesitsel-tanımlayıcı bir çalışma yürütülmüş, ikinci aşamada ise verilen eğitim sonrası bilgi düzeyindeki değişim kısa, orta ve uzun vadede ölçülmüştür. Çalışmaya 98 gönüllü katılımcı dâhil edilmiş ve tüm katılımcılardan bilgilendirilmiş onam alınmıştır. Veriler, araştırmacı tarafından geliştirilen anket formu aracılığıyla toplanmıştır. Elde edilen veriler tanımlayıcı istatistikler ve uygun istatistiksel testler kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırma bulgularına göre katılımcıların önemli bir kısmının cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar hakkında sınırlı bilgiye sahip olduğu, bazı riskli davranışlarda bulunduğu ve korunma yöntemlerini düzenli olarak kullanmadığı belirlenmiştir. Eğitim düzeyi, bilgi kaynakları ve madde kullanımı gibi değişkenlerin bilgi düzeyi ve tutumlar üzerinde anlamlı etkileri olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak, ceza infaz kurumları popülasyonunun cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlara ilişkin farkındalığının artırılması, sağlık eğitimi programlarının güçlendirilmesi ve riskli davranışları azaltmaya yönelik hedefli müdahalelerin planlanması gerekmektedir. Eğitimden hemen sonra bilgi düzeyinde belirgin bir artış ortaya çıkmış ancak eğitim sonrası 3. ve 6. aylarda bilgi düzeyinde kısmi düşüşler gözlemlenmiştir. Bu sonuç da bize verilen eğitimin kısa vadede farkındalık oluşturduğunu ancak sonraki dönemlerde bilginin kalıcılığında süreklilik gösteren eğitim ve hatırlatma çalışmalarının gerekliliğine işaret etmektedir.Specialist Thesis Akromegali hastalarında fto (yağ kütlesi ve obezite ilişkili) gen polimorfizmlerinin araştırılması(2026) Kılınç, Huriye; Dodurga, Yavuz; Topsakal, ŞenayAkromegali, İnsülin benzeri Büyüme Faktörü-1 (IGF-1) hipersekresyonuna yol açan Büyüme Hormonu (GH)'nun aşırı üretiminden kaynaklanan görünümdeki tipik değişikliklerin yanı sıra birçok sistemik komplikasyonlara sebep olan kronik bir hastalıktır. Dislipidemi, hipertansiyon, obezite, bozulmuş glukoz toleransı, sekonder diabetes mellitus gibi bazı kardiyovasküler risk faktörlerinin prevalansının artması akromegali için tipiktir. Bu çalışmada akromegali tanılı hastalarda FTO genine ait rs1421085, rs9930506, rs9939609 ve rs1121980 polimorfizmlerinin genotip dağılımlarının belirlenmesi ve bu polimorfizmlerin demografik, antropometrik, metabolik ve hormonal parametrelerle ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Bu tek merkezli, prospektif çalışma Pamukkale Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı'nda gerçekleştirildi. Çalışmaya akromegali tanılı 94 hasta ile yaş ve cinsiyet açısından uyumlu 99 sağlıklı kontrol dahil edildi. Tüm katılımcıların demografik özellikleri, antropometrik ölçümleri ve biyokimyasal parametreleri kaydedildi. FTO gen polimorfizmleri moleküler yöntemlerle analiz edildi. İstatistiksel analizler SPSS 25.0 programı kullanılarak yapıldı ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. Hasta grubunun yaş ve VKİ değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0,001). Akromegali hastaları ile kontrol grubu arasında incelenen FTO gen polimorfizmlerinin genel genotip dağılımları açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Bununla birlikte hastalık aktivasyon durumuna göre yapılan analizde rs9939609 polimorfizmi genotip dağılımı aktif ve kontrollü hastalar arasında anlamlı farklılık gösterdi (p=0,025). Genotip grupları ile lipid profili, glisemik parametreler ve hormonal değişkenler arasındaki ilişkiler değerlendirildiğinde çoğu parametre açısından istatistiksel olarak anlamlı ilişki gösterilemedi. Bu çalışmada akromegali hastalarında incelenen FTO gen polimorfizmlerinin büyük ölçüde klinik ve metabolik parametreler üzerine belirgin bir etkisi gösterilememiştir. Ancak rs9939609 polimorfizminin hastalık aktivitesi ile ilişkili bulunması, FTO geninin akromegalideki olası rolüne işaret etmektedir. Bu ilişkinin daha geniş örneklemli ve çok merkezli çalışmalarla doğrulanması gerekmektedir.Specialist Thesis Servikal HPV enfeksiyonu olan hastalarda HPV viral yükü ve klinik parametreler arasındaki ilişki(2026) Nalbant, Gülten Nilda; Kaleli, Mehmet BabürServikal HPV Enfeksiyonu Olan Hastalarda HPV Viral Yükü ile Klinik Parametreler Arasındaki İlişki Dr. Gülten Nilda NALBANT Human papillomavirüs (HPV), dünya genelinde en yaygın cinsel yolla bulaşan enfeksiyon olup özellikle yüksek riskli HPV tiplerinin persiste olması, servikal intraepitelyal neoplazi ve servikal kanser gelişiminde temel belirleyicidir. Son yıllarda HPV viral yükünün enfeksiyonun biyolojik davranışını yansıtabileceği ve prekanseröz lezyonların öngörülmesinde kullanılabilecek potansiyel bir belirteç olabileceği ileri sürülmüş olsa da, literatürdeki bulgular arasında belirgin tutarsızlıklar mevcuttur. Bu çalışma, servikal HPV enfeksiyonu olan hastalarda HPV viral yükü ile klinik ve demografik parametreler arasındaki ilişkinin damlacık dijital PCR (ddPCR) yöntemi kullanılarak değerlendirilmesini amaçlamıştır. Çalışmaya HPV 16 ve/veya HPV 18 pozitifliği saptanan toplam 97 hasta dahil edilmiştir. Viral yükler ddPCR yöntemi ile mikrolitre başına kopya sayısı şeklinde nicel olarak belirlenmiş, ayrıca HPV genotip dağılımı ve koenfeksiyon varlığı değerlendirilmiştir. HPV 16 en sık görülen genotip olup HPV 18 pozitif olgularda koenfeksiyon oranları anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur. Patolojik değerlendirmesi tamamlanan 86 hastanın %23,3'ünde HSIL tespit edilmiş, ancak HPV viral yükü ile HSIL varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Yaş, sigara kullanımı ve birden fazla cinsel partner öyküsü gibi bilinen risk faktörlerinin de viral yük düzeyleri üzerinde anlamlı etkisinin olmadığı görülmüştür. Elde edilen bulgular, tek zamanlı viral yük ölçümünün servikal lezyon şiddetini öngörmede sınırlı bir değere sahip olduğunu ve viral yükün biyolojik, immünolojik ve moleküler mekanizmalarla şekillenen çok boyutlu bir parametre olduğunu göstermektedir. ddPCR yöntemi düşük kopya sayılarının güvenilir biçimde ölçülmesini sağlayarak viral yük değerlendirmesinde önemli bir teknik üstünlük sunmaktadır. Viral yükün klinik kullanımına yönelik daha güçlü kanıtlar elde edilebilmesi için geniş örneklemli ve uzunlamasına tasarlanmış çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: HPV, viral yük, damlacık dijital PCR, ddPCR, servikal intraepitelyal neoplazi, HSIL, servikal enfeksiyon, risk faktörleriSpecialist Thesis Prediction of Fungal Infection Development in Febrile Neutropenic Patients with Hematologic Malignancies Using D-Index, C-Reactive Protein, and Procalcitonin Levels(2025) Ergin, Fatma Elif; Tüzün, TürkanFebril nötropeni, hematolojik malignitesi olan ve kemoterapi alan hastalarda sık görülen bir komplikasyondur ve yüksek morbidite ve mortalite ile ilişkilidir. Hematolojik malignitesi olan febril nötropenik hastalar invazif fungal infeksiyonlar (İFİ) açısından yüksek risk altındadır. İFİ'lerin erken tanısı ve öngörülmesi ise oldukça zordur. Çalışmamızda hematolojik malignitesi olan febril nötropenik hastalarda D-indeks kılavuzluğunda C-Reaktif Protein (CRP) ve prokalsitonin (PCT) eşliğinde İFİ gelişiminin tahmin edilmesinde ve İFİ riskini belirleyerek antifungal tedavinin doğru kullanımında bu testlerin performansını değerlendirmeyi amaçladık. Şubat 2023 ile Haziran 2024 tarihleri arasında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Ana Bilim Dalı'nda yatmakta olan ve İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı tarafından konsültasyon yoluyla değerlendirilen 98 hastada gelişen 125 febril nötropeni atağı dahil edildi. Hastaların febril nötropeni atağı başlangıcında, 48. saat, 72. saat, 7. gün ve 7-10. gündeki CRP ve PCT değerleri kaydedildi. İFİ açısından yüksek riskli hastaları tespit edebilmek için hesaplanması günlük mutlak nötrofil sayımlarını çizen bir grafiğe dayanan D-indeks ve kümülatif D-indeks (k-D-indeks) değerleri kaydedildi. Hastalarda İFİ EORTC/MSG'nin tanımlandığı konak faktörü, klinik kriter ve mikolojik kriterlere göre 'olası', 'yüksek olası' ve 'kanıtlanmış' invazif mantar infeksiyonu olarak sınıflandırıldı. İnvazif fungal infeksiyon gelişimi olan ataklarda CRP 48. saat, 72. saat, 7. gün ve 7-10. gün aralığındaki ölçüm değerleri anlamlı oranda yüksek bulundu (sırasıyla p=0,001, p=0,0001, p=0,0001, p=0,0001). İFİ gelişimi olan ataklarda genellikle PCT düzeyleri daha düşük bulundu. PCT 7-10. gün düzeyi istatistiksel olarak anlamlı oranda düşük bulundu (p=0,033). İFİ gelişimi olan ataklarda hesaplanan D-indeks değerleri anlamlı oranda yüksek bulundu (p=0,018). K-D-indeks değeri İFİ gelişimi olan ataklarda anlamlı oranda düşük saptandı (p=0,0001). D-indeks ve k-D-indeks'in, CRP veya PCT'ninden birinin başlangıç veya 48. saat değerleriyle yapılan üçlü kombinasyonlar ile 0,99'a ulaşan AUC değeri ve %100'e ulaşan duyarlılık ve negatif prediktif değer sonuçları elde edildi. D-indeks ve k-D-indeks'in CRP ve PCT'nin 48. veya 72. saat değerleriyle birlikte kullanıldığı dörtlü kombinasyonu sayesinde ise AUC = 1,00 ve duyarlılık, seçicilik, negatif ve pozitif prediktif değerleri %100 olarak bulundu. Çalışmamız, klinik, mikrobiyolojik ve radyolojik bulgularla birlikte değerlendirildiğinde D-indeks ve k-D-indeks'in İFİ'nin tanısının erken dönemde öngörülmesinde ve antifungal tedavi başlama kararında önemli bir yer tutabileceğini ve özellikle CRP ve PCT ile kombinasyonunun tanısal doğruluğu büyük oranda artırabileceğini vurgulamaktadır. Anahtar kelimeler: İnvaziv fungal infeksiyon, Tahmin modeli, Febril nötropeni, D-indeks, BiyomarkerSpecialist Thesis Pamukkale Üniversitesi Hastanesinde teriparatid tedavisi alan hastaların retrospektif değerlendirilmesi(2025) Abughdaıb, Ayman; Topsakal, ŞenayThis study aimed to retrospectively evaluate the changes in bone mineral density (BMD), biochemical, and hematological parameters in osteoporotic patients receiving teriparatide therapy at Pamukkale University Hospital. The study was designed as a retrospective cohort study, and the data of 136 patients who were initiated on teriparatide therapy at the Pamukkale University Hospital, Department of Endocrinology and Metabolic Diseases between June 4, 2018, and September 19, 2023, were reviewed. After excluding cases that did not meet the inclusion criteria, 54 patients who completed at least 12 months of treatment were included in the study. Bone mineral density (BMD) values and T-scores of the lumbar vertebrae (L1–L4) and femoral neck, measured at baseline, 12 months, and 18 months, were evaluated. In addition, biochemical parameters (Ca, P, ALP, 25(OH)D, PTH, etc.) and hematological parameters (NLR, MLR, PLR) were statistically analyzed for changes during the treatment period. The mean age of the participants was 68.6 ± 11.9 years, and 74.1% were female. Lumbar BMD and T-scores significantly increased at both 12 and 18 months (p<0.001), while femoral neck BMD showed an increasing trend without statistical significance (p>0.05). ALP (p=0.030) and 25(OH)D (p=0.025) levels significantly increased, whereas no significant changes were found in calcium, phosphorus, PTH, AST, ALT, creatinine, or CRP/albumin ratios. Hematologic indices (NLR, MLR, PLR) remained stable throughout the treatment period. Teriparatide demonstrated a significant anabolic effect on lumbar spine bone density with a favorable biochemical safety profile. The absence of notable changes in inflammatory markers suggests that its mechanism of action primarily involves localized effects on bone cells rather than systemic inflammation. Larger, prospective, multicenter studies are warranted to further elucidate its long-term efficacy and immunomodulatory potential. Keywords: Osteoporosis, Teriparatide, Bone Mineral Density, Lumbar Spine, ALP, Vitamin DSpecialist Thesis Oligoartiküler juvenil idiopatik artrit tanılı çocuklarda fekal mikrobiyota analizi(2025) Boyacı, Ayşenur; Okur, Dicle ŞenerJuvenile idiopathic arthritis (JIA) is the most common chronic and heterogeneous rheumatic disease of childhood, with an etiology that has not yet been fully elucidated. The diagnostic criteria for JIA include arthritis of one or more joints that begins before the age of sixteen, persists for more than six weeks, and cannot be explained by other identifiable causes of joint inflammation. Multiple factors are thought to contribute to the etiopathogenesis of the disease. The microbiota refers to the community of microorganisms including bacteria, viruses, bacteriophages, fungi, and archaea. Alterations in microbial composition may increase susceptibility to JIA through various mechanisms. This study aimed to comparatively evaluate the fecal microbiota components of children with oligoarticular JIA receiving biological agents, those not receiving biological agents, and healthy children, and to elucidate the relationship between microbiota, disease pathogenesis, and treatment agents in light of the current literature. This prospective, single-center study included 22 children with oligoarticular JIA receiving biological therapy, 22 not receiving biological therapy, and 24 healthy controls. The intestinal microbiota composition was analyzed using advanced metagenomic methods. In our study, Bacteroidaceae, Parabacteroides, Erysipelotrichia–Erysipelotrichales, Bacteroides, and Alistipes were found to be more abundant in JIA patients compared to healthy controls. The Firmicutes/Bacteroidetes (F/B) ratio, Erysipelotrichaceae, Gemellaceae, Ruminococcaceae, Bifidobacterium, Streptococcus, F. prausnitzii, Bacteroides fragilis, Gemmiger formicilis, Dorea formicigenerans, and Veillonella dispar were more abundant in healthy controls than in JIA patients. Dialister, Lachnospiraceae, and Akkermansia muciniphila were more abundant in patients receiving biological therapy, whereas Alistipes putredinis was more abundant in patients not receiving biological therapy. More comprehensive studies are needed to clarify how these microbiota alterations relate to the development and course of JIA, as well as to the mechanisms of action of therapeutic agents. Keywords: Juvenile idiopathic arthritis, JIA, child, microbiota, microbiome, biological agent
