Tıp Fakültesi Koleksiyonu
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/11499/46004
Browse
164 results
Search Results
Article Covid-19 Pandemisinde Ameliyathane Çalışanı Olarak Kendimizi Nasıl Koruduk: 2 Yıllık Ameliyathane Deneyimi(Pamukkale University, 2023-07-12) A., Mete Yıldız; İ.H., Akbudak; S., Karaduman; H., SungurtekinArticle Komplikasyon Gelişmemiş ve Komplikasyon Gelişmiş Tip 2 DM (Diabetes Mellitus) Hastalarında PADI4 (İnsan Peptidil Arjinin Deiminaz Tip 4) Düzeylerinin İncelenmesi(Pamukkale University, 2025-08-22) Fenkçi, Semin; Senol, Hande; Koluman, Başak Ünver; Çiçek, Esin Avci; Eraydın, Ayten; Köksoy, TubaAmaç: İnsan peptidil arjinin deiminaz 4 (PADI4), histon kuyruklarındaki arginin kalıntılarını sitrüline dönüştürür. Son yıllarda araştırmacılar, PADI4'ün inflamasyon, enfeksiyon, kanser ve otoimmün bozukluklardaki rolünü araştırmaktadır. PADI4 ayrıca, disglisemi ile bağlantılı olan NETosis olarak bilinen bir süreç aracılığıyla nötrofil ekstraselüler tuzaklarının (NET) salınımını da düzenler. PADI4'ün tip 2 diyabet mellitustaki (DM) rolü tam olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışmanın amacı, henüz diyabetik komplikasyonları olan ve olmayan tip 2 DM hastalarındaki ve sağlıklı kontrol bireylerindeki PADI4 seviyelerini karşılaştırmaktır. Gereç ve yöntem: Bu çalışma 30-65 yaş aralığındaki üç grup gönüllüden oluşmuştur: sağlıklı bir kontrol grubu, diyabetik komplikasyonları olan ve olmayan tip 2 DM hastaları. Kontrol ve tip 2 DM hastalarından alınan serum örneklerinde tam kan sayımı, biyokimya ve PADI4 (ng/ml) tetkikleri çalışılmıştır. Bulgular: Kontrol, komplike ve komplike olmayan tip 2 DM gruplarında serum PADI4 seviyelerinde anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (4,94±5,09 ng/ml (orta: 2,62, IQR: 2,34-3,87), 5,06±6,58 ng/ml (orta: 2,59, IQR: 2,19- 2,99) ve 4,51±4,76 (orta: 2,74, IQR: 2,1-3,71). B12 vitamini seviyeleri komplike tip 2 DM grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha yüksek olarak bulunmuştur (647,83±461,37 vs. 357,32±136,15; p=0,03). Komplike tip 2 DM grubunda nefropati, retinopati veya nöropati ile serum PADI4 arasında anlamlı bir korelasyon bulunamamıştır. Komplike olmayan DM grubunda metformin kullanımıyla istatistiksel olarak anlamlı, negatif ve hafif bir korelasyon saptanmıştır (r=-0,325, p=0,05). Sonuç: Sonuç olarak, komplikasyon gelişmiş veya gelişmemiş tip 2 DM hastaları ve sağlıklı kontrol grubu arasında serum PADI4 seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. PADI4 birçok hastalık tedavisi ve gözetimi için uygulanabilir bir hedef olarak görülmektedir. Bu konuda daha fazla hasta popülasyonlarını içeren prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.Article Comparison of Lumbar CT and Routine Lumbar MRI Sequences in Detecting Lumbosacral Transitional Vertebrae in Patients with Low Back Pain and the Value of Coronal STIR Sequence on MRI(Pamukkale University, 2025-04-17) E., Sağtaş; H., Peker; Peker, Hakkı; Sağtaş, ErginAmaç: Bu çalışmanın amacı, koronal sekans kullanılmadan yapılan rutin lomber MRG incelemelerinde LSTV (lumbosakral transisyonel vertebra) ve alt tiplerinin saptanma oranlarını, bu konuda altın standart yöntem olan lomber BT ile karşılaştırmaktır. Gereç ve yöntem: Bu retrospektif çalışmada, Şubat 2016 ile Nisan 2024 arasında kliniğe \"bel ağrısı\" nedeniyle başvuran ve hem lomber MRG hem de BT görüntüleri bulunan 1.560 hasta değerlendirildi. BT'de LSTV varyasyonu olan toplam 105 hasta belirlendi ve bu hastaların MRG görüntüleri, LSTV’nin tespiti, Castellvi sınıflamasına göre alt tip belirlenmesi, foraminal stenoz değerlendirilmesi ve varsa psödoartikülasyon düzeyindeki ödem tespiti için iki gözlemci tarafından bağımsız olarak incelendi. Bulgular: 1,446 hastanın %9,16'sında LSTV saptanmıştır. Hastaların yaş ortalaması 60 olup, %72,4'ü kadın hastadır. MRG değerlendirmesinde 64 hastada (%61) LSTV saptandı. İki gözlemci arasında LSTV tespiti konusunda yüksek düzeyde uyum gözlenmiştir (κ=0,795, p<0,001); ancak alt tip sınıflandırmasında anlamlı uyumsuzluk bulunmuştur (κ=0,0, p=0,755). BT ve MRI sonuçları karşılaştırıldığında, MRG'nin LSTV tiplerini sınıflandırmadaki doğruluğu oldukça düşük kalmıştır (κ=0,192, p<0,001). Psödoartikulasyon seviyesinde ödem, her iki gözlemci tarafından benzer şekilde tespit edilmiştir (κ=0.9576, p<0,001). BT'de 20 hastada, MRG'de ise 16 hastada foraminal stenoz saptanmış olup gözlemciler arasında yüksek düzeyde uyum gözlenmiştir (κ=0,926, p<0,001). Sonuç: Rutin MRG protokollerinde disk patolojilerine odaklanılması nedeniyle LSTV sıkça gözden kaçmaktadır. Koronal planda STIR sekansının eklenmesi, LSTV’nin saptanması ve bu düzeydeki inflamasyon ve stenozun erken dönemde fark edilmesi açısından önemlidir.Article The Association Between Fatty Acid Composition and Hypertension and the Effects of Pharmacotherapeutic Approaches: A Cross-Sectional Study(Pamukkale University, 2025-09-09) İ., Ayhan; S.A., Çam Özünlü; F., Uysal; H., Ayhan; S.O., Arslan; I.A., Omar; Ayhan, Hüseyin; Arslan, Seyfullah Oktay; Ayhan, İdris; Özünlü, Saliha Ayşenur Çam; Omar, Ibraheem Akram; Uysal, FatmaAmaç: Yağ asitleri (YA) ile hipertansiyon (HT) arasındaki ilişki, HT patogenezinde yer aldıklarına dair kanıtlara rağmen tam olarak anlaşılmamıştır. Kardiyovasküler ilaçların YA kompozisyonunu değiştirdiğinin gösterilmiş olması, bu ilaçların ikincil kardiyovasküler etkilerini düşündürmektedir. Bu çalışmanın amacı, YA kompozisyonu ile HT arasındaki ilişkiyi ve kardiyovasküler ilaçların YA kompozisyonu üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya HT (n=69) ve kontrol (n=66) grupları dahil edilmiştir. Eritrosit hücre zarlarının YA kompozisyonu analiz edilmiş ve kardiyovasküler ilaçların YA kompozisyonu üzerindeki etkileri binomial lojistik regresyon ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Hipertansif hastalarda, kontrol grubuna kıyasla, daha yüksek pentadekanoik asit, palmitik asit, palmitoleik asit, oleik asit, toplam doymuş yağ asitleri (SFA) ve toplam tekli doymamış yağ asitleri (MUFA) düzeyleri ve daha düşük linoleik asit (LA), dokosahekzaenoik asit (DHA), toplam çoklu doymamış yağ asitleri (PUFA) ve Omega 3 İndeksi düzeyleri gözlemlenmiştir. Delta-6-desaturaz (D6D) ve stearoyl-CoA-desaturaz (SCD) aktiviteleri HT grubunda daha yüksek bulunmuştur. Diüretikler, oleik asidi (OR:0,129; %95CI:0,021-0,803; p=0,028), toplam MUFA'ları (OR:0,098; %95CI:0,015-0,636; p=0,015) ve SCD indeksini (OR:0,129; %95CI:0,021-0,803; p=0,028) azaltırken, statinler gama-linolenik asidi (GLA) (OR:18,596; %95CI:1,041-332,087; p=0,047) artırmıştır. Renin-anjiyotensin sistemi ilaçları toplam PUFA'ları azaltmıştır (OR:0,188; %95CI:0,053-0,663; p=0,009). Sonuç: Bulgular, YA kompozisyonundaki değişiklikler ile HT arasındaki ilişkiyi göstermekte ve kardiyovasküler ilaçların YA kompozisyonunu etkileyebileceğini düşündürmektedir.Article Clinical Process and Role of Diagnostic Tools in Hypoxic Ischemic Encephalopathy: A 5-Year Retrospective Review(Pamukkale University, 2025-09-08) E., Koyuncu; B., Kipçak Yüzbaşı; E., Avcı; H., Aybek; H., Şenol; Ö.M.A., Özdemir; Aybek, Hülya; Koyuncu, Ece; Özdemir, Özmert M.A.; Yuzbasi, Beste Kipcak; Senol, Hande; Çiçek, Esin AvcıAmaç: Hipoksik-iskemik ensefalopatisi (HIE), doğum öncesi, sırası veya sonrasında yetersiz oksijenizasyon nedeni ile yenidoğanlarda kalıcı ya da geçici beyin dokusu hasarına yol açan klinik bir durumdur. Çalışmamızda beş yıllık süre boyunca hastanemiz yenidoğan yoğun bakım servisinde HİE tanısı ile takip edilen hastaların klinik, radyolojik ve laboratuvar sonuçlarını değerlendirerek, prognozda göz önünde bulundurulması gereken klinik araçları ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Pamukkale Üniversitesi Sağlık Uygulama Araştırma Hastanesi Yenidoğan yoğun bakım servisinde 2020-25 yılları arasında HİE tanısı ile takip edilen hastaların verileri geriye dönük olarak hastane bilgi sisteminden (HBS) alınmıştır. Doğum anında alınan kord kan gazı sonuçları, ilk 24 saatte alınmış rutin biyokimya sonuçları, postnatal 3.-5. gün içinde çekilen MRG ve postnatal ilk saatte kayda başlanan amplitüd entegre EEG HBS den geriye dönük olarak alınmıştır. Bulgular: Beş yıllık sürede 58 yenidoğanın HİE tanısı ile takip edilirken, 17’sinin dosyasında yeterli veri olmadığından hariç tutulmuştur. Hastaların 23’ü erkek, 18’i kız idi. İzlemde 24 saatte alınan laktat düzeyi ve albümin nörolojik gelişimle ilişkili bulundu. Bebeklerden biri ex olurken, üç hastada işitme kaybı gelişti. Sonuç: Beş yıllık HİE verisi değerlendirdiğimiz mevcut çalışmamızda HİE’nin multidisipliner klinik araçlar ile değerlendirilmesinin önemini vurgulamaya çalıştık.Article Identification of Obstructive Sleep Apnea Syndrome and Cardiovascular Diseases Risks in Patients Attending Primary Care and Assessment of Their Association(Pamukkale University, 2025-08-15) A.Y., Barışkan; N., Emre; Barışkan, Aybüke Yanık; Emre, NiluferAmaç: Bu çalışmanın amacı, birinci basamağa başvuran bireylerin Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OUAS) ve kardiyovasküler hastalık (KVH) risklerini belirlemek ve birbirinin patogenezinde etkili olduğu düşünülen iki durumun risk düzeyleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Araştırma tanımlayıcı ve analitik tipte bir çalışma olarak tasarlandı. Çalışmaya Denizli'deki beş farklı aile sağlığı merkezine herhangi bir nedenle başvuran toplam 204 katılımcı dahil edildi. Araştırmada kullanılan veriler, oluşturduğumuz anket sorularından, STOP-BANG ölçeğinden ve SCORE risk hesaplama sisteminden elde edildi. Bulgular: Katılımcıların %25,5'i OUAS açısından yüksek risk grubundadır. Çalışmaya katılanların %33,4'ü KVH açısından yüksek risk taşımaktadır. Katılımcıların OUAS risk düzeyleri ile KVH risk düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır. Erkek cinsiyeti, yaş, obezite, sigara kullanımı ve hipertansiyon hem OUAS hem de KVH riskini önemli ölçüde artırır. Sonuç: Herhangi bir nedenle birinci basamağa başvuran hastaların dörtte birinin OUAS riski altında olduğu bulundu. OUAS için yüksek risk grubunda olanların çoğunluğu kardiyovasküler sistem hastalıkları içinde yüksek ve çok yüksek risk gruplarındadır. Yüksek prevalans ve önemli komplikasyonlara sahip iki hastalık olan OUAS ve KVH açısından birinci basamakta taramaların yapılması ile hem bireyin sağlık durumuna hem de toplum sağlığına büyük katkı sağlanabilir.Article Does the Level of Oxidative Stress and Genotoxicity Increase in Patients with Acute Myeloid Leukemia?(Pamukkale University, 2025-06-16) G.A., Çağlıyan; F., Altıntaş; B.Ü., Koluman; M.T., Ata; M.N., Başer; E.K., Toprak; A., Çört; Baser, Mehmet Nuri; Ata, Melek Tunc; Bor-kucukatay, Melek; Toprak, Emine Kilic; Cagliyan, Gulsum Akgun; Çört, Ayşegül; Koluman, Başak ÜnverAmaç: Bu çalışmada akut myeloid lösemi tanılı hastalarda (AML; yeni tanı ve remisyondaki hastalar) oksidatif stres ve DNA hasarı düzeyleri sağlıklı kontrollerle karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya üç grup toplam, 96 katılımcı; 32 yeni AML hastası, 32 remisyondaki hasta ve 32 yaş ve cinsiyete uygun sağlıklı birey dahil edildi. Biyokimyasal parametreleri, toplam oksidan durumu (TOS), toplam antioksidan durumu (TAS), oksidatif stres indeksi (OSI) ve DNA hasarını ölçmek için comet testi kullanılarak çeşitli laboratuvar analizleri yapıldı. Bulgular: TOS seviyelerinin gruplar arasında önemli ölçüde farklılık göstermediğini gösterdik, ancak hem yeni tanı hem de remisyon grupları kontrollerle karşılaştırıldığında daha yüksek OSI seviyeleri sergiledi. TAS seviyeleri remisyon grubunda belirgin şekilde daha düşüktü ve bu da azalmış antioksidan kapasitesini gösteriyordu. Comet testi, sağlıklı kontrollere kıyasla yeni tanı AML grubunda, ardından remisyon grubunda önemli ölçüde yüksek DNA hasarı gösterdi. Bu bulgular, AML hastalarında hastalığın patofizyolojisine katkıda bulunabilecek artmış oksidatif stres yükü ve genotoksisiteyi vurgulamaktadır. Dahası, sonuçlar oksidatif stres ve DNA hasarının remisyondaki hastalara kıyasla yeni tanı hastalarda daha belirgin olduğunu göstermektedir. Sonuç: Çalışmamızda, AML hastalarında özellikle tanı anında gözlenen oksidatif stres ve DNA hasarının hastalığın ilerlemesinde ve tekrarlamasında rol oynayabileceği gösterilmiş olup, AML yönetiminde oksidatif stres belirteçlerinin potansiyel prognostik değere sahip olabileceği düşünülmektedir.Article Dual Magnetic Field Therapy Mitigates LPS-Induced Pancreatic Injury by Preserving Islet Structure and Endocrine Function in Rats(Pamukkale University, 2025-07-29) Ş., Topsakal; Ö., Kolay; H., Aşcı; Ö., Özmen; Kolay, Öznur; Aşcı, Halil; Ozmen, Ozlem; Topsakal, SenayAmaç: Sepsis, pankreas disfonksiyonu da dahil olmak üzere çoklu organ yetmezliğine yol açabilen, yaşamı tehdit eden sistemik bir inflamatuar yanıttır. Bu çalışmanın amacı, lipopolisakkarit (LPS) ile indüklenen pankreas hasarı üzerinde radyo frekans (RF) ve darbeli manyetik alan (PM) tedavilerinin koruyucu etkilerini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Kırk dişi Wistar albino rat Kontrol, LPS, LPS+RF, LPS+PM ve LPS+PM+RF olmak üzere rastgele beş gruba ayrıldı (n=8). LPS, intraperitoneal olarak (5 mg/kg) uygulandı, ardından RF (30 dakika) ve/veya PM (3 saat) uygulamaları yapıldı. Pankreas dokuları histopatolojik olarak incelendi ve immünohistokimyasal olarak insülin, glukagon ve amilin ekspresyonları değerlendirildi. Bulgular: LPS uygulaması sonucunda pankreaslarda hiperemi, ödem ve inflamatuar infiltrasyon gibi belirgin histopatolojik hasarlar gözlendi. Ayrıca adacık hücrelerinde insülin ve amilin ekspresyonları azaldığı, glukagon ekspresyonu ise arttığı dikkati çekti. Hem RF hem de PM tedavilerinin bu değişiklikleri hafiflettiği saptandı. Özellikle PM+RF kombinasyonu, normal histolojik yapının ve hormonal expresyonların en belirgin şekilde düzeltilmesini sağladı. Sonuç: RF ve PM tedavileri, özellikle birlikte uygulandıklarında, sepsise bağlı pankreas hasarına karşı önemli koruyucu etkiler göstermektedir. Bu etkiler, inflamasyonu azaltma ve adacık hücre fonksiyonlarını koruma yoluyla gerçekleşmektedir. Bulgular, inflamatuar durumlarda pankreas sağlığını desteklemek için farmakolojik olmayan yeni bir yaklaşımı ortaya koymaktadır.Article The Impact of SARS-CoV Infection on the Survival in NSCLC Patients Undergoing Immunotherapy(Pamukkale University, 2025-06-16) M., Özdemir; G., Gököz Doğu; B., Yapar Taşköylü; A., Yaren; S., Değirmencioğlu; A.G., Demiray; A., Erdemir; Gököz Doğu, Gamze; Yapar Taşköylü, Burcu; Degirmencioglu, Serkan; Taşköylü, Burcu; Dogu, Gamze Gokoz; Mordağ Çiçek, Ceren; Yaren, Arzu; Özdemir, Melek; Doğan, Tolga; Demıray, Atıke GokçenAmaç: İleri evre küçük hücreli dışı akciğer kanserli (NSCLC) hastalarda immün kontrol noktası inhibitörü (ICI) kullanımının prognoz üzerindeki etkisi ve inflamatuar belirteçlerin (nötrofil-lenfosit oranı (NLR), trombosit-lenfosit oranı (PLR), sistemik immün inflamasyon skoru (SII), prognostik beslenme indeksi (PNI)) prognostik değeri devam eden pandemi bağlamında değerlendirildi. Gereç ve yöntem: Olasılıksız sıralı örnekleme tekniği ile belirlenen tedavinin herhangi bir basamağında ICI almış 104 hastanın çalışmaya dahil edildi. ICI tedavisinin başlangıcında alınan laboratuvar testleri kaydedilerek; NLR, PLR, PNI ve SII hesaplandı. Ardından 2 yıllık medyan genel sağkalım (mOS) değerlendirildi. Prognostik belirteçlerin cut-off değerleri literatürde yer alan klinik çalışmalardan elde edildi. Bulgular: Ortalama tanı yaşı 63,99 yıl olup hastaların %98'i erkekti. SARS-CoV-2 virüsü ile enfekte olan 29 hasta (%27,9) vardı. Enflamatuar belirteçler için kesme değerler uygulandığında sağkalım sonuçları her iki grupta da benzerdi. İki yıllık mOS 22 aydı (%44,1). Tedavinin herhangi bir aşamasında ICI uygulanmasını takiben SARS-CoV-2 enfeksiyonu gelişen hastaların iki yıllık sağkalım oranı, enfeksiyon gelişmeyen ICI alıcılarınınkinden daha düşüktü (14,3 ay; 53,6 ay; p=0,001). Önceki çalışmaların aksine, PD-L1 düzeyi 0 olan hastaların %57,1'i iki yıl boyunca hayatta kalırken, 1-49 düzeyine sahip hastaların yalnızca %10'u hayatta kalmıştır (p=0,010). Sonuç: Bu çalışma, ICI kullanımı sırasında SARS-CoV-2 için pozitif tanı alan hastalarda, pozitif tanı almayanlara kıyasla iki yıllık sağkalım oranının anlamlı derecede düşük olduğunu ortaya koymuştur (14,3 ay; 53,6 ay; p=0,001). Araştırmamızda, pandemi döneminde ICI kullanan NSCLC hastalarında sağkalımı tahmin etmede yararlı olabilecek bir prognostik belirteç tanımlayamadık. Bu araştırma, önceki çalışmaların sonuçlarından farklı olarak, iki yıllık sağkalım oranının PD-L1:'0' olan hastalarda PD-L1:1-49 gösterenlere göre daha yüksek olduğunu göstermiştir (%57,1; %10, p=0,010).Article In Vitro İnvestigation of Caspase-3 Dependent and Independent Apoptotic Processes in Cortical and Hippocampal Neurons Triggered by S-Sulfocysteine-Induced Cell Death(Pamukkale University, 2025-09-25) A., Alphan; E., Adıgüzel; V., Küçükatay; A., Çört; M., Tunç Ata; E., Kılıç Toprak; Adıgüzel, Esat; Ata, Melek Tunc; Tunç Ata, Melek; Alphan, Aysel; Toprak, Emine Kilic; Kılıç Toprak, Emine; Çört, Ayşegül; Küçükatay, VuralAmaç: Kükürt içeren amino asit metabolizmasının toksik bir yan ürünü olan S-sülfosistein (SSC), molibden kofaktör eksikliği (MoCD) ve izole sülfit oksidaz eksikliği (iSOD) gibi durumlarda birikir ve ciddi nörodejenerasyona yol açar. SSC’nin nörotoksisitesi kanıtlanmış olsa da özellikle farklı beyin bölgelerinde tetiklediği apoptoz mekanizmaları tam olarak açıklığa kavuşmamıştır. Bu çalışma, SSC’nin hipokampal HT-22 ve primer kortikal nöronlarda oluşturduğu bölgeye özgü apoptoz yollarını, kaspaz-bağımlı ve bağımsız mekanizmalar açısından araştırmayı amaçlamaktadır. Gereç ve yöntem: Nöronal hücreler artan dozlarda SSC ile muamele edilmiştir. Hücre canlılığı, glutatyon (GSH) düzeyleri ve apoptoza ilişkin proteinler (AIF, kalpain, sitokrom c, kaspaz-3) sırasıyla CCK-8 testi, enzimatik GSH testi ve ELISA yöntemi ile analiz edilmiştir. AIF, kalpain ve sitokrom c’yi hedef alan spesifik inhibitörlerin koruyucu etkileri de değerlendirilmiştir. Bulgular: SSC, her iki hücre modelinde de canlılığı azaltmış; yarı maksimal letal doz (LD50) değerleri HT-22 hücrelerinde 150 μM, kortikal nöronlarda ise 155 μM olarak belirlenmiştir. SSC, her iki modelde AIF ve kalpain düzeylerini artırmış, ancak sitokrom c ve kaspaz-3 düzeyleri yalnızca kortikal nöronlarda anlamlı olarak yükselmiştir. GSH düzeyleri 2–8 saat arasında artmış, 16. saate gelindiğinde azalmıştır. AIF, kalpain ve sitokrom c inhibitörleri hücre canlılığını kısmen geri kazandırmış; kombinasyon tedavisi en güçlü koruyucu etkiyi göstermiştir. Sonuç: SSC, bölgeye özgü şekilde hem kaspaz-bağımsız hem de kaspaz-bağımlı apoptozu tetiklemektedir: HT-22 hücrelerinde ağırlıklı olarak AIF ve kalpain mekanizmaları devreye girerken, kortikal nöronlarda buna ek olarak sitokrom c ve kaspaz-3 de aktive olmaktadır. Bu bulgular, bölgesel moleküler hassasiyetleri ortaya koymakta ve sülfite bağlı nörodejeneratif hastalıklar için potansiyel tedavi hedefleri sunmaktadır.
